5 Ekim 2009 Pazartesi

TOPLUMSAL CİNSİYET KAVRAMI

1930’lu yıllarda toplumsal cinsiyet kimliğinin ortaya çıkışında belki de en etkili ve en çok tartışılan kuram Sigmund Freud’un kuramıdır. Temsilcisi olduğu psikoanalitik kurama göre; çocuklar bir takım psikoseksüel dönemlerden geçerek kişilikleri şekillenir ve cinsel gelişimde bu sürecin temelini oluşturur. Beş ayrı psikoseksüel dönem içerisinde fallik dönem olarak adlandırılan psikoseksüel dönemde erkeklerde yaşanan “oedipus kompleksi” önemlidir. Erkek çocuğun annesine yönelik cinsel ilgi ve dürtüleri devreye girer. Bu kompleks hadımlaştırma korkusu ile sona erer. “Ödip karmaşası (hem hayranlık duyulan hem nefret edilen yasakçı baba teması) toplumsal plana taşındığında ambivalan birbirine karşıt duyguların bir arada yaşanması) duygular uyandıran kabile şefi “baba”nın konumundadır. Ve baba’nın yasası’nı babayı öldürdükten sonra benimseyen,içselleştiren oğullarının her biri, artık birer küçük baba olur ve ensest yasağının koruyucusu ve egzogaminin(dış evlenme) kollayıcısı olurlar.Kızlar da ise bunun tam karşıtı bir durum söz konusudur.” [1] Elektra kompleksi, hadımlaştırma kompleksinin bir sonucu olarak gelişir. Çünkü kız çocuğunun penisi olmadığı için esasen hadımdır, penisinden yoksun olmasının düş kırıklığını yaşar. “Kız çocuk kendi penis eksikliğini annesine bağlar. Klasik olarak kız çocuğunun eskiden sahip olduğu penisinin annesi tarafından çalındığını düşündüğü kabul edilir.Ancak kız çocuğu zamanla böyle bir eksiği annesinde de fark eder ve gözünde annesinin değeri düşer. Bu sebeple baba – oğul arasındaki anlaşmazlıklar anne – kız arasındakilerden daha çabuk ve daha yüzeyseldir.” [2]

Erkek ve kız çocuklarda sevgi objesi olan anne, erkek çocuklar için oedipal dönemde de yerini korur. Dönemin sonuna doğru, kız ve erkek çocuklar aynı cinsten ebeveynlerle özdeşim kurarak, kadınsı ve erkeksi davranışları, özellikleri kazanmaya başlarlar. Dolayısıyla anne ve baba, kız çocuk ve erkek çocuk, gibi sosyal ilişkilerde kadın ve erkeği toplumsal cinsiyet ilişkiler kapsamında ifade edilebilir. Çünkü anlaşıldığı üzere kadınlar için erkeklerin yada babaların yada erkekler için kadınların ya da annelerinin sevgisi ile toplum içinde geliştirilen ilişkiler arasındaki bağlantı göz ardı edilemez.[3]

“Freud’a göre toplumun başlıca etkinlikleri esas itibariyle cinselliğe yöneliktir. Toplumsal yasakların ilki ensest yasağıdır. Freud,yasakçı ve bütün kadınlara sahip “baba” ile oğullar arasındaki mitik mücadelenin “baba”nın öldürülmesi ile son bulduğunu, ancak babanın ölümünden sonra doğan kaos ortamının “babanın yasası”nın yerleşmesine yol açtığını savlar.”[4]

Catharine MacKinnon’un deyimiyle ise “Toplumsal cinsiyet, erkekler ile kadınlar arasındaki eşitsizliğin cinselleştirilmesinin katılaşmış halidir.” Ona göre; toplumsal cinsiyet sahibi olmak, Heteroseksüel[5] bir tabilik ilişkisine çoktan girmiş olmak demektir. Erkek olan erkeklerin ve kadın olan kadınların Heteroseksüel olmaları gerektiği savunulur, böylece toplumsal cinsiyetin düzenlenmesi istenir ve bu durum olumlanır. Oysa Heteroseksüel normatifliğin, toplumsal cinsiyete düzen getirmemesi, kural koymaması gerekir… [6]

“Erich Fromm ; Oidipus’un evrensel olmadığını ve ataerkil ( erkek egemen ) olmayan toplumlarda Oidipus karmaşasının bulunmadığını savlar. Sullivan’a göre ise Oidipus karmaşası çocuğa aynı cinsten ebeveynin yaklaşımından kaynaklanır. Baba erkek çocuğa ,anne de kız çocuğa,onu toplumsal erkek ve kadın rolüne hazırlama kaygısıyla yaklaşırken davranışlarını kontrol altına almaya çalışırlar. Sonuçta çocuk karşı cinse yönelir,eğilir.”[7]

Gerçeklik Heteroseksüel olmakla bağdaşlaştırılmış, dini yapıdan, üst yapı kurumlarına kadar toplumun düzenini sağlayan bütün birimler normal insanlığın tanımını Heteroseksüel olmakla bağdaşlaştırmıştır. Oysa ki sadece cinsel tercihe bağlı bir toplumsal bir düzen kurmak, normalin dışında kalanları toplum dışına itmekle eş değer olmakta ve bu da başta insan hakları olmak üzere toplumsal düzeni hiçe saymak anlamına gelmektedir.

“2. dalga feminizm hareketinin başlamasında ve teorisinde çok önemli bir etkisi olan Simone de Beavoir, “kadınların kurtuluşu karınlarından başlayacak” diye yazmıştı, İkinci Cins isimli üç ciltlik kitabında. Kitap, yıllardır süren kadın mücadelesinin en önemli öğesine, aile ve toplumsal cinsiyete yönelikti. Simone de Beavoir, özellikle bir tespitiyle 2. dalga feministlerin hem ideolojik hem pratik olarak yollarını çizdi. “Kadın olunmaz, kadın doğulur” bu tespitin özeti oldu. İkinci Cins’in üç cildi de dişi cins olarak doğmuş bir insanın, yıllar içinde nasıl eğitilip “kadın” olduğuna ilişkindi. Bütün kitap, cinsiyet rollerinin doğal değil, öğretilmiş olduğunu kanıtlayan bilgi ve deneyimler içeriyordu. Bu teori bir kavramın ortaya çıkmasına yol açtı. Doğal olan ve doğumla beraber belirlenen cinsiyet (sex) ve doğduktan sonra aile ve toplumun etkisiyle şekillenen toplumsal cinsiyet (gender).”[8]
[1] Saffet Murat Tura, Freud’dan Lacan’a Psikanaliz, Kanat Yayınları, İstanbul,2004, sy: 20
[2] Saffet Murat Tura, a.g.e, sy: 83
[3] Saffet Murat Tura, a.g.e , sy: 25 - 29
[4] Saffet Murat Tura, a.g.e sy: 19
[5] Heteroseksüel; duygusal ve / veya cinsel yönelimi karşı cinse dönük olan anlamında kullanılan cinsel bir terim.
[6] Judith Butler, Cinsiyet Belası – Feminizim ve Kimliğin Altüst Edilmesi, Çev. Başak Ertür, İstanbul, Metis Yayınları s.17
[7] Saffet Murat Tura, a.g.e sy: 82
[8] Pusper Neves “ 3 Dalga ile Feminizm Tarihi”, Kara Kızıl Notlar Dergisi, Temmuz – Ağustos – Eylül 2006, sy: 28

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder