Bütün bu araştırmalar, kadın ve erkeğin toplumsal cinsiyetinin toplum içerisinde nasıl şekillendiğine ve nasıl algılandığına işaret etmektedir. Bunlardan elde edilen sonuçlar doğrultusunda denebilir ki, biyolojik olarak kadından daha güçlü olan erkek, toplumsal cinsiyetinde de bu özelliğini korumaya devam etmekte, daha doğrusu toplum tarafından bu gücün onda kalması sağlanmaktadır. Ataerkil toplumların yapısı incelendiğinde, güç ve otoriteyi temsil etme rolünü erkeğin üstlendiği, “erkek”in “güç” ile özdeşleştirildiği görülmektedir.[1]
Toplumsal cinsiyet rol kalıplarıyla ilgili olarak, "kadın olmaya" kültürel yönden daha az değer verilmesi söz konusudur.Bundan dolayı hayata kadın ve erkek olarak gelmenin biyolojik bir kader olması artık o kadar da önemli değildir.Toplumsal cinsiyetin kültüre göre değişebilir olduğunu söylemiştik bu açıdan ergenlik döneminden sonra kadın ya da erkek olmak – aslında kadın olmak – biyolojik değil kültürel bir sorun haline gelmiştir. Hannah Rachel Bell’e göre ataerkil düzende cinsiyeti nedeni ile toplumun "kadın cinsiyetine" biçtiği rol ve beklentiler daha ağır ve daha yasacıdır.[2] Toplumsal cinsiyet ayrımı doğumdan itibaren başlamaktadır. Bebeklerin cinsiyetine göre renk belirlenmesi ve bu kalıpların dışına çıkılamaması gibi çok basit görünen bir ataerki kalıp bile toplumun cinsiyete verdiği önemi dile getirmek için yeterince basit bir örnektir.
Toplumsal cinsiyet açısından çok kaba bir tanım yapan Yıldız Ecevit’e göre:
“I.Üretim ile ilgili rollerde erkek parasal karşılığı olan piyasa içi rollerde görev alırken kadın parasal karşılığı olmayan ev hane içi üretimde rol oynamaktadır. II. Yeniden üretimle ilgili rollerde kadın çocuk doğurma ve yetiştirme gibi biyolojik temeli olan yeniden üretimin yanında hanenin günlük işleri ve hane üyelerini ertesi günün üretim sürecine hazırlamak ve bununla beraber çocukları toplumsal roller için hazırlamak gibi günlük ve ideolojik yeniden üretimle ilgili rolleri bulunmaktadır. Hane içi yeniden üretim rollerini bir uzantısı olarak, kadınların karşılık almaksızın ve serbest zamanlarında yaptıkları düşünülen kısıtlı ve toplu tüketime açık kaynakların kullanımına yönelik roller olarak değerlendirilirken bu alanla erkeklere verilen roller daha politik olmaktadır”[3]
En eski toplumlardan günümüze kadar ergenlik dönemine giren kız ve erkek, toplumsal cinsiyet rollerini öğrenmeye başlarlar. Ergenlik dönemi, toplumun kabul ettiği kadın ve erkek rollerine hazırlanma sürecidir.
“Ergenlik çağına gelindiğinde hayat kızlar için de erkekler için de büyük ölçüde değişir. Kızların bedensel yapısı, olgunlaşmanın belirli bir döneminde adet görmeye başlamayı gerektirir. Kızın biyolojik saati, bedene ayda bir kez yumurta yumurtlamasını söylediğinde kız adet görmeye başlar ve bunu izleyen kırk yıl boyunca bu devam edecektir. Yumurtalar kız çocuğun bedeninde daha o doğmadan vardı. Kadın daha ana rahmindeyken yumurtalar annesinin tınısını- yeteneklerinin esinlerini- kendisine katmış, tıpkı bütün beden hücrelerinin çevrelerindeki hücreler ve beden fonksiyonlarıyla uyum sağlaması gibi, annenin mirası ve anılarıyla uyum sağlamıştır. Adet gören kızın grup içindeki konumu ve işlevi değişir. İlk kanaması kadınlar arasında kutlanan kız, oğlanlar ve adamlar için bir tabu haline gelir. Bundan böyle kadınlığa hazırlanacaktır. Kadınlar genç kadına Kadın işinin inceliklerini öğretirler. Bu yiyecek toplama, ayırma, hazırlama, yerleşim yeri çevresinin temizliği de içinde olmak üzere ortamı koruma, su bulup taşıma, genel sağlık, yemek pişirmek için ateş yakma, yakacak toplama, barınak hazırlama, hava tahmini, çocuk bakma gibi, grup ve birey olarak hayatta kalma açısından gerekli olan işlevi içerir.”[4]
“Oğlanlar için erkek süreci geçerlidir. Olgunlaşmakta olan bir oğlanın yaşadığı gelişmeler, bedeninin erkeksileşmesi, buna tüylenmenin eşlik etmesi, kas yapısının güçlenmesi, cinsel düşlerin görülmesi ve boşalmalar olmasıdır. Oğlanların, çocukluktan erkekliğe geçişi daha farklıdır. Kız çocuğu ergenlik döneminde annelerinin dünyasından çıkmak zorunda değildir, oysa oğlanın çıkıp kendi erkekliğini, erkeklik potansiyelini sonuna kadar yaşaması gerekmektedir. Genç erkeğin dünyasını kendi biyolojik gerçekliği, yani yoğun cinsel dürtülerinin ortaya çıkışı, tüm bedeninin, beyninin ve ruhunun erkeksileşmesi yönetir. Artık o, anneler dünyasını korumayı, savunmayı ve kadın işi süresince kabilenin devamlılığının sağlanmasını mümkün kılmayı öğrenmelidir.”[5]
Ergenlik dönemini tamamlayıp karakterini oturtan ve toplumsal kadın erkek rollerini öğrenen birey artık ailesinden bağımsız bir aile olmak zorundadır. Ülkeden ülkeye, dinden dine, kültürden kültüre değişmekle birlikte belli bir yaşa gelen erkek ve kadın bireyler evlenip kendi yuvalarının sahipleri olmak durumundadırlar. Kadınlar, toplumda birinin kızı veya karısı olarak değer görmektedir.
“Akrabalık ilişkilerini bir yandan pekiştirip,bir yandan da farklılaştıran değiş tokuş nesnesi “kadınlardır”, bir babasoylu klandan öbürüne evlilik kurumu yoluyla hediye olarak takdim edilirler. Gelin “bir im ve değer” teşkil ederek yalnızca ticareti mümkün kılmak gibi işlevsel bir amaca hizmet etmekle kalmayıp aynı zamanda bu eylemle farklılaştırılan her klanın iç bağlarını ve kolektif kimliğini pekiştirmek gibi simgesel bir amaca da yarayan bir değiş tokuş kanalı açar…”[6]
“Erkeğin kadına pek çok bakış açıcı vardır.Onun eşine ,kızına ve annesine bakışı farklıdır. Kız küçükken ona yeterli iktidar verilmez, aile içinde ona çok fazla itibar edilmez. Erkek büyüdükten sonra evlilik yapar ve büyük sorumluk yüklenir.Anneler, çocuklarını yetiştirirken önceliği daima erkek çocuklarına verir.”[7]
Çünkü soy devamlılığını erkek sağlıyor. Kadınların evlenip başkasının evine gidecek olması ona gereken önemin verilmemesine neden olmaktadır. “Kadınlar yetişirken, sessiz olması, evde oturması ve erkeklerin sözünü dinlemesi öğretiliyor. Yani kadın iyi bir ev kadını, iyi bir eş olarak yetiştiriliyor. Erkekler ise, her zaman ailenin ve gidişatın temeli olarak kabul ediliyor ve ergenlik sürecinden itibaren bu bilinçle yetiştiriliyorlar.” [8]
“ İkinci türdeki bir eleştiri, toplumsal cinsiyet kavramının kadınlar ile
erkekler arasındaki, gücün (iktidarın) ve tahakkümün aleyhine işleyen farklılıklarda odaklanmasıyla bağıntılıdır. Bazı yazarlar, güç (iktidar) sorununu hem analitik hem de siyasal bakımdan ön planda tutma çabasında başlıca düzenleyici kavram olarak ataerkillik terimini kullanmayı tercih ederler. Ataerkilliğin çıkardığı bir sürü problem vardır; ancak esas önemli problem, biyolojik bir kategoriyi toplumsal bir kategori gibi değerlendirerek cinsiyet ile toplumsal cinsiyetin aynı kefeye konulmasıdır. Bu çerçeveye göre, kadınlara ve erkeklere, ataerkilliğin açıklanmasına yardımcı olan önceden oluşturulmuş gruplar gözüyle bakılmaktadır; ayrıca ataerkilliğin açıklanmasında genellikle döllemenin biyolojisi kullanılmaktadır”[9]
Kadınlar, erkekler tarafından yönetilmeye alıştırılıyor, ataerkil düzendeki düşünce kadının en iyi yaptığı işin anne ve eş olduğuna dair yanlış düşüncedir. Kadınlar aile içinde aldıkları eğitimle annelerinden gördüklerini yapıyorlar ve çocuklarını da o kültür ile yetiştiriyorlar. Yani kadının kurtulmaya çalıştığı ataerkil düzeni devam ettiren yine kadının ta kendisi oluyor. Ataerkil düzende kadınla erkeğin eşit olmadığına,erkeğin kadından üstün olduğuna inanılır.
Kadın hakları 60'lı yıllardan sonra sıkça duymaya başladığımız bir kavramdır. Bu kavramın içeriğinin doldurulmasında ise feminist hareket etkili olmuştur. Feminist hareket çerçevesinde kadın sorununu sadece kadın-erkek eşitsizliği açısından ele almamak gerekir. Feminizm, kadınların sosyal hayattaki varlıklarını garanti altına almak açısından önemli bir hareketler bütünü olarak değerlendirilmelidir.
“…ilk feminist olarak bilinen Mary Wolstonecraft, ilk kez 18. yüzyılda kadın-erkek eşitliği üzerine yazmaya başladı. Fransız İhtilalinden etkilenen ve ilham alan Wolstonecraft, 1792’de yazdığı Kadın Hakları Savunucusu ( Vindication of the Rights of Women) ile hem Rouseau’nun doktrinine karşı tezler üretti hem de çok devrimci taleplerde bulundu. Kitapta yazar kızlarla erkeklerin eşit eğitim görme olanaklarını engelleyen Fransız Devrimcileri başta olmak üzere tüm burjuvalara karşı yazmıştı. Ona göre kadınların süs bebekliğine ve ev işine mahkum edilmesi, Rouseseau’nun dediği gibi kadın doğasının gereği değildi. Wolstonecraft’ın o yıllarda bahsettiği fikirlerin yeniden gündeme gelmesi, bir buçuk yüzyıl sonra gerçekleşti. Wolstonecraft hala tüm feministlerin benimsediği şu sözleri de telaffuz etti: “Artık kadınların yaşam şekillerinde bir devrim gerçekleştirilmesinin zamanı geldi. Kadınlara yitirdikleri onurlarını yeniden vermek ve insan soyunun bir parçası olarak dünyanın dönüştürülmesine katkıda bulunmalarını sağlamak için geç bile kalındı. Kadın ve erkek arasında, cinsel arzulama dışında hiçbir fark kalmayıncaya kadar mücadele!..”[10]
Kadının değişmesi bu bağlamda erkeğin değişmesine bağlıdır. Bu durum ise bir kısır döngü, bir çelişki yaratmaktadır. Mahzar Nizar; “erkekleri yetiştiren anneleri değiştirmeden erkeklerin değişmeyeceği gibi, erkeklerinin izni olmadan anneleri değiştirmek de mümkün olmayacaktır.” [11] demektedir. “Günümüz gençliğini doğuran ve büyüten kadınlar, ayrılmış evlilik rolü ilişkisi içerisinde yaşadıklarından, bu ilişkiden aldıkları doyumdan dolayı gerek geleneksel aile yapısının gerek kendinin yani ayrılmış evlilik rolü ilişkilerinin, kadın tarafından yeniden üretilmesine yol açmış, kadın, bu aile yapısını ve ilişkilerini hem kendi memnuniyetiyle sürdüre gelmiş, hem de kendi rol kalıplarını çocuklarına memnuniyetle aktarmıştır. Bu aktarım gelişen sosyal süreçlerin aşındırıcı etkisiyle her kuşakta biraz daha etkisini kadın üzerinde azaltırken erkek üzerinde kalıcı olmuştur. nitekim, erkek egemen toplum örgütlenmesi evrensel düzeyde halen geçerlidir.” [12]
Erkekler hem kadının modern olmasını, eğitimli olmasını istemekte; hem de kendi dünyalarına girmeye çalışan kadını ketlemektedir. Ataerkil toplumlarda toplumsal değişimin olabilmesi için; erkeğin kadına ve kadının kendi kişiliğine olan bakışının değişmesi gerekmektedir. Ataerkil toplum yapısını anlamak ve değişimin gerekliliğini vurgulamak için öncelikle anaerkil düzenden ataerkil düzene geçişin hangi şartlar altında gerçekleştiğini bilmemiz gerekmektedir.
[1] Butler, 2008, sy: 8 – 13
[2] Hannah Rachel Bell, 2003, sy: 21-22
[3] Yıldız Ecevit, “Toplumsal Cinsiyetle Yoksulluk İlişkisi Nasıl Kurulabilir? Bu İlişki Nasıl Çalışılabilir?”, Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi 25 ( 4 ), 2009 Özel Eki sy:83
[4] Hannah Rachel Bell, Erkek İşi // Kadın İşi – Dünyanın En Eski Kültüründe Cinsiyetin Tinsel Rolü, 2003, Epsilon, Çev. Meltem Erkmen, Sy.50 – 51
[5] Hannah Rachel Bell a.g.e., Sy.52 -53
[6] Judith Butler, a.g.e. s.96
[7] Ayşe Böhürler & Aslıhan Eker, Müslüman Ülkelerde Kadın – Duvarların Arkasında, 2008, Timaş Yayınları, sy.60
[8] Böhürler & Eker, 2008, sy: 60 - 65
[9] Marshall Gordon’dan aktaran; Özge Kaçar, 2007, sy: 10
[10] Pusper Neves a.g.e sy: 11
[11] Ayşe Böhürler & Aslıhan Eker, a.g.e. sy.58
[12] Nilgün Çelebi, “Kadınlarımızın Cinsiyet Rolü Tutumları”, Konya: Sebat Ofset 1990 sy: 19 – 23
5 Ekim 2009 Pazartesi
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder