5 Ekim 2009 Pazartesi

CİNSİYET VE TOPLUMSAL CİNSİYET AYRIMI

Cinsiyet ve toplumsal cinsiyet kavramları arasındaki ilişkiyi daha iyi anlayabilmek için İngilizce’de varolan bu ayrımına bakmamız gerekmektedir.İngilizce’de bulunan gender, kadının ve erkeğin sosyal olarak belirlenen rollerini ve sorumluluklarını ifade eder. Sex, cinsiyet kelimesi ile karşılanırken, gender için ise kısaca “toplumsal cinsiyet” tabiri kullanılmaktadır. Toplumsal cinsiyet biyolojik farklılıklardan dolayı değil, kadın ve erkek olarak toplumun bizi nasıl gördüğü, nasıl algıladığı, nasıl düşündüğü ve nasıl davranmamızı beklediği ile ilgili bir kavramdır. Burada önemli olan, cinsiyetin doğuştan gelen biyolojik özellikler ile belirlenmesi, toplumsal cinsiyetin ise kişinin içinde yaşadığı çevrenin bir ürünü olmasıdır. Fakat, çoğu kez bu ayrımın farkına varılmamaktadır. Biyolojik cinsiyetin aksine, toplumsal cinsiyet farklılığı, sosyalleşme süreci içerisinde oluşmaktadır, bu nedenle de toplumdan topluma, kültürden kültüre değişebilir ve değiştirilebilir.

“Pek çok toplumda kadın ve erkek farklı bireyler olarak görülmekte ve her birinin kendine ait rolleri, olanakları ve sorumluluklarının varlığı kabul edilmektedir. Toplumsal cinsiyet hem kadınların, hem de erkeklerin yaşamını şekillendirir ve sonuçta bu çeşitlilik sadece "farklı olmaktan" öte, kaynaklara ulaşma ve elde etmede cinsiyetler arasında eşitsizlikleri de belirleyen bir anlam taşır. Bir dilde terimi karşılayan bir sözcük olmamasının bile, “toplumsal cinsiyet”in “biyolojik” temelli cinsiyetten ayrı bir kavram olarak algılanmadığına işaret ettiği söylenebilir…[1]

Judith Butler’ın da değindiği gibi; cinsiyet ile toplumsal cinsiyet arasındaki ayrım başlarda “biyolojik kaderdir” ifadesine itiraz getirmek için kullanılmıştı, aynı zamanda da cinsiyet biyolojik anlamda ne kadar geri çevrilemez görünürse görünsün toplumsal cinsiyetin kültürel olarak inşa edildiği, dolayısıyla ne cinsiyetin nedensel sonucu ne de onu kadar sabit bir şey olduğu düşünülmektedir. [2]

Toplumsal cinsiyet, biyolojik cinsiyetten farklı olarak, kültür tarafından kişiliklere yüklenen düşünce ve davranışları içerir. Fakat, çoğu zaman, kişiler sadece biyolojik cinsiyetin farkındadırlar; kadınlara veya erkeklere has kabul edilen özellikleri biyolojik cinsiyetin bir parçası olarak yorumlarlar.

“Penelope Eckert ve Sally McConnel-Ginet’in toplumsal cinsiyetin oluşumu ile ilgili söyledikleri özetle şöyledir: Çok küçük yaşlarımızdan itibaren toplumsal cinsiyetimizi oluşturan öğeler ile çevreleniyoruz ve bu öğeler, yemek tercihlerimizden konuşmamıza, arabayı kullanma tarzımıza kadar her yerde karşımıza çıkıyor. Toplumsal cinsiyet, tavırlarımızda, inançlarımızda, isteklerimizde, kurumlarımızda, her yerde mevcuttur…”[3]

Aksu Bora’ya göre ikili bir toplumsal cinsiyeti varsaymak,toplumsal cinsiyet ile cinsiyet arasında benzer bir ilişki, bir yanılsama ilişkisi olduğunu kabul etmek, toplumsal cinsiyetin cinsiyeti aynaladığı yada cinsiyet tarafından başka şekillerde kısıtlandığı inancını korumaktadır. Oysa toplumsal cinsiyetin inşa edilmişliğini cinsiyette tümüyle bağımsız bir şey olarak kurumsallaştırdığınızda toplumsal cinsiyetin kendisi soyut bir yapıntı haline gelir. Halbuki toplumsal cinsiyet kavramı ne sadece bir isim, ne de soyut nitelikler kümesi değildir.[4] Toplumsal cinsiyet ifadelerinin ardında bir toplumsal cinsiyet kimliği yatmaz; çünkü toplumsal cinsiyet bir kimlik değil bir kültür ürünüdür. Böylesine bir kültür ürünü sadece toplumsal dışavurumlar tarafından oluşturulur, dolayısıyla toplumsal cinsiyet kavramı kültürle bağlantılı olarak ülkeden ülkeye, dinden dine değişmektedir.

Bu iki kavrama farklı bir açıdan bakarsak karşımıza farklı sonuçlarda çıkmaktadır:

“…cinsiyetin değiştirilemezliğine itiraz edilirse belki de “cinsiyet” denen bu inşanın da toplumsal cinsiyet denli kültürel bir inşa olduğunu; hatta “cinsiyet”in aslında zaten başından beri toplumsal cinsiyet olduğu, yani cinsiyet ile toplumsal cinsiyet arasındaki ayrımın aslında ayrım falan olmadığı ortaya çıkar. Cinsiyetin kendisi toplumsal cinsiyetli bir kategoriyse eğer, toplumsal cinsiyetin kültürel yorumu olarak tanımlamak anlamsız olur. Toplumsal cinsiyet aynı zamanda, cinsiyetleri tesis eden üretim mekanizmasının ta kendisini belirtmelidir…”[5]

“Toplumsal cinsiyette kullanılan dişil ve eril terimleri aslında gerçekliği ifade etmemektedirler. Her şeyden önce eril bir cins değildir. Çünkü toplumda eril diye nitelenen eril olanı değil genel olanı ifade etmektedir. Dişil ise asla bir özne işareti değildir; asla bir toplumsal cinsiyet “ niteliği” olamaz. Daha ziyade eksiğin imlenmesidir dişil, imleyen ise simgeseldir, yani fiilen cinsel farklılığı yaratan bir dizi farklılaştırıcı dilsel kurallardır. Eril dinsel konum, simgesel yasanın, yani baba’nın yasasının kurucu yasaklarının gerektirdiği bireyselleşme ve Heteroseksüelleşmeye maruz kalır. Anneyi oğluna yasaklayarak aralarındaki akrabalık ilişkisini tesis eden ensest tabusu “Baba’nın adına” yürürlüğe konan bir yasadır. Benzer şekilde, kız çocuğunun annesine de babasına da duyduğu arzuyu reddeden yasa, kızın annelik simgesini üstlenmesini ve akrabalık kurallarını sürdürmesini gerektirir. Hem eril hem de dişil konumlar yasaklayıcı yasalar tarafından böylece tesis edilir. Bu yasalar kültürel olarak idrak edilebilen toplumsal cinsiyetleri üretirler, ama bunu sadece, imgesel alanda yeniden ortaya çıkan bilinçdışı bir cinselliği üreterek gerçekleştirirler.”[6]
[1] Sibel Kocaer “Argo ve Toplumsal Cinsiyet” Milli Folklor , 2006, yıl: 18 sayı: 71 sy. 97
[2] Butler, 2008, sy: 13 – 21
[3] Sibel Kocaer , a.g.e sy. 98
[4] Aksu Bora’nın Toplumsal Cinsiyet ve Medya Atölyesi kapsamında 30.06.2008 tarihinde gerçekleşen “Kadınların Toplumsal Tarihine Bakış” seminerinin notlarından alınmıştır.
[5] Judith Butler, a.g.e s.52
[6] Judith Butler, a.g.e. s.81

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder