Mülkiyetin, devletin ve buna paralel olarak sınıfların olmadığı ilkel toplumlarda kadın da bir mal değildi. Aksine ilkel toplum ilişkilerinin gelişmesinde tek başına belirleyici bir güç olmamasına rağmen, saygın, sözü dinlenen, mitlere konu olan bir yerdeydi kadın.
“4.000 yıl önce; okulları, kanunları, mahkemeleri, yazılı tapu kayıtları, şiirleri, sözlükleri, atasözü kitapları ile inanılmaz bir uygarlık kuran Sümerler de ataerkil bir toplum yapısı var. Ama kadın haklarına da çok önem vermişler. Tek eşli bir aile yapısına sahipler. Köleler var. Bir ailenin en fazla altı kölesi olabiliyor. Evlilikler belge ile yapılıyor, yani kayıt altında. Ancak kadın eğer hastalanır ve görevlerini yapamaz hale gelir ise o zaman erkek, karısının rızasını almak şartı ile bir eş daha alabiliyor. Ama bu yeni gelen kadın her zaman ikinci kadın oluyor. Çocuk doğursa dahi asla birinci kadın olamıyor, çocuk doğurdum diye şımaramıyor. Eğer şımarırsa yada ilk eş onu evde istemezse onu evden atabiliyor. Kadın hakları ilk zamanlarda çok daha önemli imiş. Bunu da şuradan anlıyoruz ki; ilk zamanlarda tüm tanrılar tanrıça imiş. Samilerin gelmesi ile birlikte toplumda kadın hakları da gerilemeye başlamış. Ama yine de kadın haklarına her zaman çok önem vermişler. Mesela kadın isterse kocasını mahkemeye verip boşayabilir. Ama mahkeme ile. Kadın ticaret yapabilir, çocukları ile şirket kurabilir imiş.” [1]
“İlkel toplumda kadın eşitçil ortak yaşamda erkeklerle tam bir eşitlik içinde yerini almıştır. Bu toplumlarda avlanmak genelde erkeğin işidir, ama gerektiğinde kadın da avlanır; kadınların işi olan bitki toplamaya da gerektiğinde erkekler katılır. Günümüzde sürekli dile getirilen kadın ile erkeğin fiziksel farklılığı, o zamanlarda böylesine önemli değildi. Anatomi kadın için bir yazgı olmamıştı daha. Bu eşitliğin, ortak yaşamın doğal bir sonucu olarak ilkel cinsel yaşam da bütün kurallardan yoksundur; karmakarışık cinsel ilişkiler egemendir ilkel döneme. Böylece her kadın her erkekle,her erkek de her kadınla cinsel ilişkide bulunabilmektedir. Cinsel ilişkilerde tam bir özgürlük vardır...”[2]
Burada cinsiyete dayalı bir işbölümünden bahsedilmektedir. Fiziksel farklılığın önemli olmadığı söylense bile gerekli olmayan durumlar dışında kadının toplayıcılık, erkeğin ise avcılık yaptığı görülmektedir.İlkel insanlar, karınlarını toplayıcılık ve avcılıktan elde ettikleri bu besinlerle doyuruyordu. Avlanmak için sürekli dolaşmak gerekliydi. Erkek sürekli dışarıdaydı yani. Sürekli bir doğurma sürecinde olan kadının ise belli bir yerden ayrılması zordu. Yerleşik bir yaşam oluşturma belli bir süreçten sonra kendini dayatmıştı. Yerleşim ise bitkilerin, ağaçların meyve vermesi ve kök salmasına elverişli alanlarda oluyordu. Çobanlık ile tarım arasındaki iş bölümü, cinsiyete dayalı işbölümünden sonraki ilk büyük toplumsal işbölümüdür. Önce cinsiyete dayalı basit bir işbölümü ortaya çıkarken daha sonra üretimde çobanlık ve tarım olarak yeni bir işbölümü ortaya çıkmıştı.
“Kadının fonksiyonu ise ailenin sürekli geçimini sağlayan cinstendi. Bu aynı zamanda ilk işbölümü olan cinsiyete dayalı iş bölümünün oluşması demekti. Cinsiyete dayalı bu iş bölümünde kadının evi geçindirmedeki rolü de göz önüne alındığında, analık soy zinciri ve analık hukukunu geçerli kılıyordu. Kadınların yerleşik düzen içerisinde toplayıcılıkla uğraşıp, çanak çömlek ve sepet örücülüğü yaparak ailenin geçimini sağlaması; diğer yanda neslin devamını ve çoğalımını sağlamadaki, doğurganlığa ilişkin giz, kadına o dönemde daha saygın ve söz dinlenir bir konum sağlıyordu. Erkek ise, avcılık yapıyordu. Artık her görülen hayvan, anında eti için avlanmak yerine, kontrol altına tutularak istendiği zaman ondan faydalanma yoluna gidilecekti. İşte burada ilk toplumsal iş bölümü olan çobanlık karşımıza çıkar. Analık hukukunun temelinde de,özel mülkiyet öncesi, grup halinde evlilikte, cinsel ilişkideki özgürlük, ailede çocuğun babasının değil de anasının kim olduğunun bilinmesi yatar.”[3]
[1] http://www.antoloji.com/haber/roportaj/?goster=sayfa&sayfa=muazzez_ilmiye_cig ( online 07.01.2009 )
[2] Friedrich Engels, “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni”, çev. İsmail Yarkın , Inter yayınları, 2000,sy. 21
[3] Hatice Akdoğan, “Medyada Kadın”, Ceylan Yayınları,2004 sy: 19
5 Ekim 2009 Pazartesi
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder