5 Ekim 2009 Pazartesi
GİRİŞ
Cinsiyet ve toplumsal cinsiyet kavramları, tanım olarak birbirine karıştırılan, birbiri zannedilen kavramlardır. Elbette ki iki kavram arasında benzerlikler mevcuttur fakat bu benzerlikler onları birbirinin içine dahil etmemektedir. Çalışmanın ilk bölümünde bu iki kavramın tanımları verilecek ve ikisi arasında farklar, benzerlikler anlatılacaktır.
1. CİNSİYET VE BİYOLOJİK CİNSİYET KAVRAMI
1.1. Cinsiyetin Tanımı
En eski kültürlerden bu yana toplumun sorguladığı konular arasında Cinsiyet nedir? Doğal mıdır, anatomik midir, kromozomlarla mı alakalıdır yoksa hormonal midir? soruları gelmektedir.
“Cinsiyet (eşey, cinslik), erkek ve kadının arasındaki cinsellik temelli biyolojik farklılığı belirten bir kavramdır. Tıp bilimlerinde cinsiyet iki tanedir:
1) Dişi (cinsiyet)
2) Erkek (cinsiyet)
Kalıtımsal Yapıya Göre Cinsiyet; kromozomal yapıda Y kromozomunun bulunup bulunmamasına göre adlandırılan cinsiyettir.
46 XX kromozomlarına sahip bir birey kalıtımsal olarak dişi cinsiyettedir.
46 XY kromozomlarına sahip bir birey kalıtımsal olarak erkek cinsiyettedir.
Bunu da döllenme sırasında babadan gelen sperm hücresinin kromozomal yapısı yani X kromozomu mu Y kromozomu mu içerdiği belirler.”[1]
Cinsiyet, bireyin kadın veya erkek olarak mevcut genetik, fizyolojik ve biyolojik özellikleri olarak tanımlanmaktadır. Bu özellikler kadın ve erkek arasında bir eşitsizlik değil sadece bir cinsiyet farkı yaratmaktadır.
Cinsiyet ile edinilmiş kimlik kişilerde içinde yaşanılan toplumun onlara uygun gördüğü şekillerde varolmaktadır. Yani kişi doğum ile kazanmış olduğu cinsiyet kimliğini daha sonra toplumsal yaşantısı sonucu kazandığı özelliklerle bütünler. Kişi böylece kendisi hakkında sahip olduğu düşüncesini yani kadın ya da erkek olarak sahip olduğu cinsiyetle ilgili yorumlamalarını içinde bulunduğu toplumun ortak değer ve inançları ile belirgin hale getirir. Bu durum bazen kişinin cinsiyet algılaması ve toplumun beklentileri ile örtüşmemektedir. Yani kişinin kendi cinsiyet algılaması toplumun cinsiyet algılamasından farklı olabilmektedir. Toplumun kadın ya da erkek kimliğinden beklentileri kişi doğduğu andan itibaren etkilidir. Ve böylece bireyler çok küçük yaşlardan itibaren kadın yada erkek olarak toplum tarafından önceden belirlenmiş olan bu kurallara baplı olarak büyürler ve zaman içinde bu durum kadın ve erkek olarak yapılması ve yapılmaması gereken davranış kalıpları olarak devam eder. Cinsiyet ve toplumsal cinsiyet üzerindeki bu derin konu tartışmalarında merkezinde yer almıştır [2]
[1] http://tr.wikipedia.org/wiki/Cinsiyet ( online 23.11.2008 )
[2]Özge Kaçar , “Toplumsal Cinsiyet ve Kadının Konumu Türkiye’de yakın Zamanlardaki Değişimi Anlamak”, Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2007, sy. 12 - 15
1. CİNSİYET VE BİYOLOJİK CİNSİYET KAVRAMI
1.1. Cinsiyetin Tanımı
En eski kültürlerden bu yana toplumun sorguladığı konular arasında Cinsiyet nedir? Doğal mıdır, anatomik midir, kromozomlarla mı alakalıdır yoksa hormonal midir? soruları gelmektedir.
“Cinsiyet (eşey, cinslik), erkek ve kadının arasındaki cinsellik temelli biyolojik farklılığı belirten bir kavramdır. Tıp bilimlerinde cinsiyet iki tanedir:
1) Dişi (cinsiyet)
2) Erkek (cinsiyet)
Kalıtımsal Yapıya Göre Cinsiyet; kromozomal yapıda Y kromozomunun bulunup bulunmamasına göre adlandırılan cinsiyettir.
46 XX kromozomlarına sahip bir birey kalıtımsal olarak dişi cinsiyettedir.
46 XY kromozomlarına sahip bir birey kalıtımsal olarak erkek cinsiyettedir.
Bunu da döllenme sırasında babadan gelen sperm hücresinin kromozomal yapısı yani X kromozomu mu Y kromozomu mu içerdiği belirler.”[1]
Cinsiyet, bireyin kadın veya erkek olarak mevcut genetik, fizyolojik ve biyolojik özellikleri olarak tanımlanmaktadır. Bu özellikler kadın ve erkek arasında bir eşitsizlik değil sadece bir cinsiyet farkı yaratmaktadır.
Cinsiyet ile edinilmiş kimlik kişilerde içinde yaşanılan toplumun onlara uygun gördüğü şekillerde varolmaktadır. Yani kişi doğum ile kazanmış olduğu cinsiyet kimliğini daha sonra toplumsal yaşantısı sonucu kazandığı özelliklerle bütünler. Kişi böylece kendisi hakkında sahip olduğu düşüncesini yani kadın ya da erkek olarak sahip olduğu cinsiyetle ilgili yorumlamalarını içinde bulunduğu toplumun ortak değer ve inançları ile belirgin hale getirir. Bu durum bazen kişinin cinsiyet algılaması ve toplumun beklentileri ile örtüşmemektedir. Yani kişinin kendi cinsiyet algılaması toplumun cinsiyet algılamasından farklı olabilmektedir. Toplumun kadın ya da erkek kimliğinden beklentileri kişi doğduğu andan itibaren etkilidir. Ve böylece bireyler çok küçük yaşlardan itibaren kadın yada erkek olarak toplum tarafından önceden belirlenmiş olan bu kurallara baplı olarak büyürler ve zaman içinde bu durum kadın ve erkek olarak yapılması ve yapılmaması gereken davranış kalıpları olarak devam eder. Cinsiyet ve toplumsal cinsiyet üzerindeki bu derin konu tartışmalarında merkezinde yer almıştır [2]
[1] http://tr.wikipedia.org/wiki/Cinsiyet ( online 23.11.2008 )
[2]Özge Kaçar , “Toplumsal Cinsiyet ve Kadının Konumu Türkiye’de yakın Zamanlardaki Değişimi Anlamak”, Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2007, sy. 12 - 15
TOPLUMSAL CİNSİYET KAVRAMI
1930’lu yıllarda toplumsal cinsiyet kimliğinin ortaya çıkışında belki de en etkili ve en çok tartışılan kuram Sigmund Freud’un kuramıdır. Temsilcisi olduğu psikoanalitik kurama göre; çocuklar bir takım psikoseksüel dönemlerden geçerek kişilikleri şekillenir ve cinsel gelişimde bu sürecin temelini oluşturur. Beş ayrı psikoseksüel dönem içerisinde fallik dönem olarak adlandırılan psikoseksüel dönemde erkeklerde yaşanan “oedipus kompleksi” önemlidir. Erkek çocuğun annesine yönelik cinsel ilgi ve dürtüleri devreye girer. Bu kompleks hadımlaştırma korkusu ile sona erer. “Ödip karmaşası (hem hayranlık duyulan hem nefret edilen yasakçı baba teması) toplumsal plana taşındığında ambivalan birbirine karşıt duyguların bir arada yaşanması) duygular uyandıran kabile şefi “baba”nın konumundadır. Ve baba’nın yasası’nı babayı öldürdükten sonra benimseyen,içselleştiren oğullarının her biri, artık birer küçük baba olur ve ensest yasağının koruyucusu ve egzogaminin(dış evlenme) kollayıcısı olurlar.Kızlar da ise bunun tam karşıtı bir durum söz konusudur.” [1] Elektra kompleksi, hadımlaştırma kompleksinin bir sonucu olarak gelişir. Çünkü kız çocuğunun penisi olmadığı için esasen hadımdır, penisinden yoksun olmasının düş kırıklığını yaşar. “Kız çocuk kendi penis eksikliğini annesine bağlar. Klasik olarak kız çocuğunun eskiden sahip olduğu penisinin annesi tarafından çalındığını düşündüğü kabul edilir.Ancak kız çocuğu zamanla böyle bir eksiği annesinde de fark eder ve gözünde annesinin değeri düşer. Bu sebeple baba – oğul arasındaki anlaşmazlıklar anne – kız arasındakilerden daha çabuk ve daha yüzeyseldir.” [2]
Erkek ve kız çocuklarda sevgi objesi olan anne, erkek çocuklar için oedipal dönemde de yerini korur. Dönemin sonuna doğru, kız ve erkek çocuklar aynı cinsten ebeveynlerle özdeşim kurarak, kadınsı ve erkeksi davranışları, özellikleri kazanmaya başlarlar. Dolayısıyla anne ve baba, kız çocuk ve erkek çocuk, gibi sosyal ilişkilerde kadın ve erkeği toplumsal cinsiyet ilişkiler kapsamında ifade edilebilir. Çünkü anlaşıldığı üzere kadınlar için erkeklerin yada babaların yada erkekler için kadınların ya da annelerinin sevgisi ile toplum içinde geliştirilen ilişkiler arasındaki bağlantı göz ardı edilemez.[3]
“Freud’a göre toplumun başlıca etkinlikleri esas itibariyle cinselliğe yöneliktir. Toplumsal yasakların ilki ensest yasağıdır. Freud,yasakçı ve bütün kadınlara sahip “baba” ile oğullar arasındaki mitik mücadelenin “baba”nın öldürülmesi ile son bulduğunu, ancak babanın ölümünden sonra doğan kaos ortamının “babanın yasası”nın yerleşmesine yol açtığını savlar.”[4]
Catharine MacKinnon’un deyimiyle ise “Toplumsal cinsiyet, erkekler ile kadınlar arasındaki eşitsizliğin cinselleştirilmesinin katılaşmış halidir.” Ona göre; toplumsal cinsiyet sahibi olmak, Heteroseksüel[5] bir tabilik ilişkisine çoktan girmiş olmak demektir. Erkek olan erkeklerin ve kadın olan kadınların Heteroseksüel olmaları gerektiği savunulur, böylece toplumsal cinsiyetin düzenlenmesi istenir ve bu durum olumlanır. Oysa Heteroseksüel normatifliğin, toplumsal cinsiyete düzen getirmemesi, kural koymaması gerekir… [6]
“Erich Fromm ; Oidipus’un evrensel olmadığını ve ataerkil ( erkek egemen ) olmayan toplumlarda Oidipus karmaşasının bulunmadığını savlar. Sullivan’a göre ise Oidipus karmaşası çocuğa aynı cinsten ebeveynin yaklaşımından kaynaklanır. Baba erkek çocuğa ,anne de kız çocuğa,onu toplumsal erkek ve kadın rolüne hazırlama kaygısıyla yaklaşırken davranışlarını kontrol altına almaya çalışırlar. Sonuçta çocuk karşı cinse yönelir,eğilir.”[7]
Gerçeklik Heteroseksüel olmakla bağdaşlaştırılmış, dini yapıdan, üst yapı kurumlarına kadar toplumun düzenini sağlayan bütün birimler normal insanlığın tanımını Heteroseksüel olmakla bağdaşlaştırmıştır. Oysa ki sadece cinsel tercihe bağlı bir toplumsal bir düzen kurmak, normalin dışında kalanları toplum dışına itmekle eş değer olmakta ve bu da başta insan hakları olmak üzere toplumsal düzeni hiçe saymak anlamına gelmektedir.
“2. dalga feminizm hareketinin başlamasında ve teorisinde çok önemli bir etkisi olan Simone de Beavoir, “kadınların kurtuluşu karınlarından başlayacak” diye yazmıştı, İkinci Cins isimli üç ciltlik kitabında. Kitap, yıllardır süren kadın mücadelesinin en önemli öğesine, aile ve toplumsal cinsiyete yönelikti. Simone de Beavoir, özellikle bir tespitiyle 2. dalga feministlerin hem ideolojik hem pratik olarak yollarını çizdi. “Kadın olunmaz, kadın doğulur” bu tespitin özeti oldu. İkinci Cins’in üç cildi de dişi cins olarak doğmuş bir insanın, yıllar içinde nasıl eğitilip “kadın” olduğuna ilişkindi. Bütün kitap, cinsiyet rollerinin doğal değil, öğretilmiş olduğunu kanıtlayan bilgi ve deneyimler içeriyordu. Bu teori bir kavramın ortaya çıkmasına yol açtı. Doğal olan ve doğumla beraber belirlenen cinsiyet (sex) ve doğduktan sonra aile ve toplumun etkisiyle şekillenen toplumsal cinsiyet (gender).”[8]
[1] Saffet Murat Tura, Freud’dan Lacan’a Psikanaliz, Kanat Yayınları, İstanbul,2004, sy: 20
[2] Saffet Murat Tura, a.g.e, sy: 83
[3] Saffet Murat Tura, a.g.e , sy: 25 - 29
[4] Saffet Murat Tura, a.g.e sy: 19
[5] Heteroseksüel; duygusal ve / veya cinsel yönelimi karşı cinse dönük olan anlamında kullanılan cinsel bir terim.
[6] Judith Butler, Cinsiyet Belası – Feminizim ve Kimliğin Altüst Edilmesi, Çev. Başak Ertür, İstanbul, Metis Yayınları s.17
[7] Saffet Murat Tura, a.g.e sy: 82
[8] Pusper Neves “ 3 Dalga ile Feminizm Tarihi”, Kara Kızıl Notlar Dergisi, Temmuz – Ağustos – Eylül 2006, sy: 28
Erkek ve kız çocuklarda sevgi objesi olan anne, erkek çocuklar için oedipal dönemde de yerini korur. Dönemin sonuna doğru, kız ve erkek çocuklar aynı cinsten ebeveynlerle özdeşim kurarak, kadınsı ve erkeksi davranışları, özellikleri kazanmaya başlarlar. Dolayısıyla anne ve baba, kız çocuk ve erkek çocuk, gibi sosyal ilişkilerde kadın ve erkeği toplumsal cinsiyet ilişkiler kapsamında ifade edilebilir. Çünkü anlaşıldığı üzere kadınlar için erkeklerin yada babaların yada erkekler için kadınların ya da annelerinin sevgisi ile toplum içinde geliştirilen ilişkiler arasındaki bağlantı göz ardı edilemez.[3]
“Freud’a göre toplumun başlıca etkinlikleri esas itibariyle cinselliğe yöneliktir. Toplumsal yasakların ilki ensest yasağıdır. Freud,yasakçı ve bütün kadınlara sahip “baba” ile oğullar arasındaki mitik mücadelenin “baba”nın öldürülmesi ile son bulduğunu, ancak babanın ölümünden sonra doğan kaos ortamının “babanın yasası”nın yerleşmesine yol açtığını savlar.”[4]
Catharine MacKinnon’un deyimiyle ise “Toplumsal cinsiyet, erkekler ile kadınlar arasındaki eşitsizliğin cinselleştirilmesinin katılaşmış halidir.” Ona göre; toplumsal cinsiyet sahibi olmak, Heteroseksüel[5] bir tabilik ilişkisine çoktan girmiş olmak demektir. Erkek olan erkeklerin ve kadın olan kadınların Heteroseksüel olmaları gerektiği savunulur, böylece toplumsal cinsiyetin düzenlenmesi istenir ve bu durum olumlanır. Oysa Heteroseksüel normatifliğin, toplumsal cinsiyete düzen getirmemesi, kural koymaması gerekir… [6]
“Erich Fromm ; Oidipus’un evrensel olmadığını ve ataerkil ( erkek egemen ) olmayan toplumlarda Oidipus karmaşasının bulunmadığını savlar. Sullivan’a göre ise Oidipus karmaşası çocuğa aynı cinsten ebeveynin yaklaşımından kaynaklanır. Baba erkek çocuğa ,anne de kız çocuğa,onu toplumsal erkek ve kadın rolüne hazırlama kaygısıyla yaklaşırken davranışlarını kontrol altına almaya çalışırlar. Sonuçta çocuk karşı cinse yönelir,eğilir.”[7]
Gerçeklik Heteroseksüel olmakla bağdaşlaştırılmış, dini yapıdan, üst yapı kurumlarına kadar toplumun düzenini sağlayan bütün birimler normal insanlığın tanımını Heteroseksüel olmakla bağdaşlaştırmıştır. Oysa ki sadece cinsel tercihe bağlı bir toplumsal bir düzen kurmak, normalin dışında kalanları toplum dışına itmekle eş değer olmakta ve bu da başta insan hakları olmak üzere toplumsal düzeni hiçe saymak anlamına gelmektedir.
“2. dalga feminizm hareketinin başlamasında ve teorisinde çok önemli bir etkisi olan Simone de Beavoir, “kadınların kurtuluşu karınlarından başlayacak” diye yazmıştı, İkinci Cins isimli üç ciltlik kitabında. Kitap, yıllardır süren kadın mücadelesinin en önemli öğesine, aile ve toplumsal cinsiyete yönelikti. Simone de Beavoir, özellikle bir tespitiyle 2. dalga feministlerin hem ideolojik hem pratik olarak yollarını çizdi. “Kadın olunmaz, kadın doğulur” bu tespitin özeti oldu. İkinci Cins’in üç cildi de dişi cins olarak doğmuş bir insanın, yıllar içinde nasıl eğitilip “kadın” olduğuna ilişkindi. Bütün kitap, cinsiyet rollerinin doğal değil, öğretilmiş olduğunu kanıtlayan bilgi ve deneyimler içeriyordu. Bu teori bir kavramın ortaya çıkmasına yol açtı. Doğal olan ve doğumla beraber belirlenen cinsiyet (sex) ve doğduktan sonra aile ve toplumun etkisiyle şekillenen toplumsal cinsiyet (gender).”[8]
[1] Saffet Murat Tura, Freud’dan Lacan’a Psikanaliz, Kanat Yayınları, İstanbul,2004, sy: 20
[2] Saffet Murat Tura, a.g.e, sy: 83
[3] Saffet Murat Tura, a.g.e , sy: 25 - 29
[4] Saffet Murat Tura, a.g.e sy: 19
[5] Heteroseksüel; duygusal ve / veya cinsel yönelimi karşı cinse dönük olan anlamında kullanılan cinsel bir terim.
[6] Judith Butler, Cinsiyet Belası – Feminizim ve Kimliğin Altüst Edilmesi, Çev. Başak Ertür, İstanbul, Metis Yayınları s.17
[7] Saffet Murat Tura, a.g.e sy: 82
[8] Pusper Neves “ 3 Dalga ile Feminizm Tarihi”, Kara Kızıl Notlar Dergisi, Temmuz – Ağustos – Eylül 2006, sy: 28
CİNSİYET VE TOPLUMSAL CİNSİYET AYRIMI
Cinsiyet ve toplumsal cinsiyet kavramları arasındaki ilişkiyi daha iyi anlayabilmek için İngilizce’de varolan bu ayrımına bakmamız gerekmektedir.İngilizce’de bulunan gender, kadının ve erkeğin sosyal olarak belirlenen rollerini ve sorumluluklarını ifade eder. Sex, cinsiyet kelimesi ile karşılanırken, gender için ise kısaca “toplumsal cinsiyet” tabiri kullanılmaktadır. Toplumsal cinsiyet biyolojik farklılıklardan dolayı değil, kadın ve erkek olarak toplumun bizi nasıl gördüğü, nasıl algıladığı, nasıl düşündüğü ve nasıl davranmamızı beklediği ile ilgili bir kavramdır. Burada önemli olan, cinsiyetin doğuştan gelen biyolojik özellikler ile belirlenmesi, toplumsal cinsiyetin ise kişinin içinde yaşadığı çevrenin bir ürünü olmasıdır. Fakat, çoğu kez bu ayrımın farkına varılmamaktadır. Biyolojik cinsiyetin aksine, toplumsal cinsiyet farklılığı, sosyalleşme süreci içerisinde oluşmaktadır, bu nedenle de toplumdan topluma, kültürden kültüre değişebilir ve değiştirilebilir.
“Pek çok toplumda kadın ve erkek farklı bireyler olarak görülmekte ve her birinin kendine ait rolleri, olanakları ve sorumluluklarının varlığı kabul edilmektedir. Toplumsal cinsiyet hem kadınların, hem de erkeklerin yaşamını şekillendirir ve sonuçta bu çeşitlilik sadece "farklı olmaktan" öte, kaynaklara ulaşma ve elde etmede cinsiyetler arasında eşitsizlikleri de belirleyen bir anlam taşır. Bir dilde terimi karşılayan bir sözcük olmamasının bile, “toplumsal cinsiyet”in “biyolojik” temelli cinsiyetten ayrı bir kavram olarak algılanmadığına işaret ettiği söylenebilir…[1]”
Judith Butler’ın da değindiği gibi; cinsiyet ile toplumsal cinsiyet arasındaki ayrım başlarda “biyolojik kaderdir” ifadesine itiraz getirmek için kullanılmıştı, aynı zamanda da cinsiyet biyolojik anlamda ne kadar geri çevrilemez görünürse görünsün toplumsal cinsiyetin kültürel olarak inşa edildiği, dolayısıyla ne cinsiyetin nedensel sonucu ne de onu kadar sabit bir şey olduğu düşünülmektedir. [2]
Toplumsal cinsiyet, biyolojik cinsiyetten farklı olarak, kültür tarafından kişiliklere yüklenen düşünce ve davranışları içerir. Fakat, çoğu zaman, kişiler sadece biyolojik cinsiyetin farkındadırlar; kadınlara veya erkeklere has kabul edilen özellikleri biyolojik cinsiyetin bir parçası olarak yorumlarlar.
“Penelope Eckert ve Sally McConnel-Ginet’in toplumsal cinsiyetin oluşumu ile ilgili söyledikleri özetle şöyledir: Çok küçük yaşlarımızdan itibaren toplumsal cinsiyetimizi oluşturan öğeler ile çevreleniyoruz ve bu öğeler, yemek tercihlerimizden konuşmamıza, arabayı kullanma tarzımıza kadar her yerde karşımıza çıkıyor. Toplumsal cinsiyet, tavırlarımızda, inançlarımızda, isteklerimizde, kurumlarımızda, her yerde mevcuttur…”[3]
Aksu Bora’ya göre ikili bir toplumsal cinsiyeti varsaymak,toplumsal cinsiyet ile cinsiyet arasında benzer bir ilişki, bir yanılsama ilişkisi olduğunu kabul etmek, toplumsal cinsiyetin cinsiyeti aynaladığı yada cinsiyet tarafından başka şekillerde kısıtlandığı inancını korumaktadır. Oysa toplumsal cinsiyetin inşa edilmişliğini cinsiyette tümüyle bağımsız bir şey olarak kurumsallaştırdığınızda toplumsal cinsiyetin kendisi soyut bir yapıntı haline gelir. Halbuki toplumsal cinsiyet kavramı ne sadece bir isim, ne de soyut nitelikler kümesi değildir.[4] Toplumsal cinsiyet ifadelerinin ardında bir toplumsal cinsiyet kimliği yatmaz; çünkü toplumsal cinsiyet bir kimlik değil bir kültür ürünüdür. Böylesine bir kültür ürünü sadece toplumsal dışavurumlar tarafından oluşturulur, dolayısıyla toplumsal cinsiyet kavramı kültürle bağlantılı olarak ülkeden ülkeye, dinden dine değişmektedir.
Bu iki kavrama farklı bir açıdan bakarsak karşımıza farklı sonuçlarda çıkmaktadır:
“…cinsiyetin değiştirilemezliğine itiraz edilirse belki de “cinsiyet” denen bu inşanın da toplumsal cinsiyet denli kültürel bir inşa olduğunu; hatta “cinsiyet”in aslında zaten başından beri toplumsal cinsiyet olduğu, yani cinsiyet ile toplumsal cinsiyet arasındaki ayrımın aslında ayrım falan olmadığı ortaya çıkar. Cinsiyetin kendisi toplumsal cinsiyetli bir kategoriyse eğer, toplumsal cinsiyetin kültürel yorumu olarak tanımlamak anlamsız olur. Toplumsal cinsiyet aynı zamanda, cinsiyetleri tesis eden üretim mekanizmasının ta kendisini belirtmelidir…”[5]
“Toplumsal cinsiyette kullanılan dişil ve eril terimleri aslında gerçekliği ifade etmemektedirler. Her şeyden önce eril bir cins değildir. Çünkü toplumda eril diye nitelenen eril olanı değil genel olanı ifade etmektedir. Dişil ise asla bir özne işareti değildir; asla bir toplumsal cinsiyet “ niteliği” olamaz. Daha ziyade eksiğin imlenmesidir dişil, imleyen ise simgeseldir, yani fiilen cinsel farklılığı yaratan bir dizi farklılaştırıcı dilsel kurallardır. Eril dinsel konum, simgesel yasanın, yani baba’nın yasasının kurucu yasaklarının gerektirdiği bireyselleşme ve Heteroseksüelleşmeye maruz kalır. Anneyi oğluna yasaklayarak aralarındaki akrabalık ilişkisini tesis eden ensest tabusu “Baba’nın adına” yürürlüğe konan bir yasadır. Benzer şekilde, kız çocuğunun annesine de babasına da duyduğu arzuyu reddeden yasa, kızın annelik simgesini üstlenmesini ve akrabalık kurallarını sürdürmesini gerektirir. Hem eril hem de dişil konumlar yasaklayıcı yasalar tarafından böylece tesis edilir. Bu yasalar kültürel olarak idrak edilebilen toplumsal cinsiyetleri üretirler, ama bunu sadece, imgesel alanda yeniden ortaya çıkan bilinçdışı bir cinselliği üreterek gerçekleştirirler.”[6]
[1] Sibel Kocaer “Argo ve Toplumsal Cinsiyet” Milli Folklor , 2006, yıl: 18 sayı: 71 sy. 97
[2] Butler, 2008, sy: 13 – 21
[3] Sibel Kocaer , a.g.e sy. 98
[4] Aksu Bora’nın Toplumsal Cinsiyet ve Medya Atölyesi kapsamında 30.06.2008 tarihinde gerçekleşen “Kadınların Toplumsal Tarihine Bakış” seminerinin notlarından alınmıştır.
[5] Judith Butler, a.g.e s.52
[6] Judith Butler, a.g.e. s.81
“Pek çok toplumda kadın ve erkek farklı bireyler olarak görülmekte ve her birinin kendine ait rolleri, olanakları ve sorumluluklarının varlığı kabul edilmektedir. Toplumsal cinsiyet hem kadınların, hem de erkeklerin yaşamını şekillendirir ve sonuçta bu çeşitlilik sadece "farklı olmaktan" öte, kaynaklara ulaşma ve elde etmede cinsiyetler arasında eşitsizlikleri de belirleyen bir anlam taşır. Bir dilde terimi karşılayan bir sözcük olmamasının bile, “toplumsal cinsiyet”in “biyolojik” temelli cinsiyetten ayrı bir kavram olarak algılanmadığına işaret ettiği söylenebilir…[1]”
Judith Butler’ın da değindiği gibi; cinsiyet ile toplumsal cinsiyet arasındaki ayrım başlarda “biyolojik kaderdir” ifadesine itiraz getirmek için kullanılmıştı, aynı zamanda da cinsiyet biyolojik anlamda ne kadar geri çevrilemez görünürse görünsün toplumsal cinsiyetin kültürel olarak inşa edildiği, dolayısıyla ne cinsiyetin nedensel sonucu ne de onu kadar sabit bir şey olduğu düşünülmektedir. [2]
Toplumsal cinsiyet, biyolojik cinsiyetten farklı olarak, kültür tarafından kişiliklere yüklenen düşünce ve davranışları içerir. Fakat, çoğu zaman, kişiler sadece biyolojik cinsiyetin farkındadırlar; kadınlara veya erkeklere has kabul edilen özellikleri biyolojik cinsiyetin bir parçası olarak yorumlarlar.
“Penelope Eckert ve Sally McConnel-Ginet’in toplumsal cinsiyetin oluşumu ile ilgili söyledikleri özetle şöyledir: Çok küçük yaşlarımızdan itibaren toplumsal cinsiyetimizi oluşturan öğeler ile çevreleniyoruz ve bu öğeler, yemek tercihlerimizden konuşmamıza, arabayı kullanma tarzımıza kadar her yerde karşımıza çıkıyor. Toplumsal cinsiyet, tavırlarımızda, inançlarımızda, isteklerimizde, kurumlarımızda, her yerde mevcuttur…”[3]
Aksu Bora’ya göre ikili bir toplumsal cinsiyeti varsaymak,toplumsal cinsiyet ile cinsiyet arasında benzer bir ilişki, bir yanılsama ilişkisi olduğunu kabul etmek, toplumsal cinsiyetin cinsiyeti aynaladığı yada cinsiyet tarafından başka şekillerde kısıtlandığı inancını korumaktadır. Oysa toplumsal cinsiyetin inşa edilmişliğini cinsiyette tümüyle bağımsız bir şey olarak kurumsallaştırdığınızda toplumsal cinsiyetin kendisi soyut bir yapıntı haline gelir. Halbuki toplumsal cinsiyet kavramı ne sadece bir isim, ne de soyut nitelikler kümesi değildir.[4] Toplumsal cinsiyet ifadelerinin ardında bir toplumsal cinsiyet kimliği yatmaz; çünkü toplumsal cinsiyet bir kimlik değil bir kültür ürünüdür. Böylesine bir kültür ürünü sadece toplumsal dışavurumlar tarafından oluşturulur, dolayısıyla toplumsal cinsiyet kavramı kültürle bağlantılı olarak ülkeden ülkeye, dinden dine değişmektedir.
Bu iki kavrama farklı bir açıdan bakarsak karşımıza farklı sonuçlarda çıkmaktadır:
“…cinsiyetin değiştirilemezliğine itiraz edilirse belki de “cinsiyet” denen bu inşanın da toplumsal cinsiyet denli kültürel bir inşa olduğunu; hatta “cinsiyet”in aslında zaten başından beri toplumsal cinsiyet olduğu, yani cinsiyet ile toplumsal cinsiyet arasındaki ayrımın aslında ayrım falan olmadığı ortaya çıkar. Cinsiyetin kendisi toplumsal cinsiyetli bir kategoriyse eğer, toplumsal cinsiyetin kültürel yorumu olarak tanımlamak anlamsız olur. Toplumsal cinsiyet aynı zamanda, cinsiyetleri tesis eden üretim mekanizmasının ta kendisini belirtmelidir…”[5]
“Toplumsal cinsiyette kullanılan dişil ve eril terimleri aslında gerçekliği ifade etmemektedirler. Her şeyden önce eril bir cins değildir. Çünkü toplumda eril diye nitelenen eril olanı değil genel olanı ifade etmektedir. Dişil ise asla bir özne işareti değildir; asla bir toplumsal cinsiyet “ niteliği” olamaz. Daha ziyade eksiğin imlenmesidir dişil, imleyen ise simgeseldir, yani fiilen cinsel farklılığı yaratan bir dizi farklılaştırıcı dilsel kurallardır. Eril dinsel konum, simgesel yasanın, yani baba’nın yasasının kurucu yasaklarının gerektirdiği bireyselleşme ve Heteroseksüelleşmeye maruz kalır. Anneyi oğluna yasaklayarak aralarındaki akrabalık ilişkisini tesis eden ensest tabusu “Baba’nın adına” yürürlüğe konan bir yasadır. Benzer şekilde, kız çocuğunun annesine de babasına da duyduğu arzuyu reddeden yasa, kızın annelik simgesini üstlenmesini ve akrabalık kurallarını sürdürmesini gerektirir. Hem eril hem de dişil konumlar yasaklayıcı yasalar tarafından böylece tesis edilir. Bu yasalar kültürel olarak idrak edilebilen toplumsal cinsiyetleri üretirler, ama bunu sadece, imgesel alanda yeniden ortaya çıkan bilinçdışı bir cinselliği üreterek gerçekleştirirler.”[6]
[1] Sibel Kocaer “Argo ve Toplumsal Cinsiyet” Milli Folklor , 2006, yıl: 18 sayı: 71 sy. 97
[2] Butler, 2008, sy: 13 – 21
[3] Sibel Kocaer , a.g.e sy. 98
[4] Aksu Bora’nın Toplumsal Cinsiyet ve Medya Atölyesi kapsamında 30.06.2008 tarihinde gerçekleşen “Kadınların Toplumsal Tarihine Bakış” seminerinin notlarından alınmıştır.
[5] Judith Butler, a.g.e s.52
[6] Judith Butler, a.g.e. s.81
TOPLUMSAL CİNSİYET KAVRAMI İÇİNDE KADINLIK
Bütün bu araştırmalar, kadın ve erkeğin toplumsal cinsiyetinin toplum içerisinde nasıl şekillendiğine ve nasıl algılandığına işaret etmektedir. Bunlardan elde edilen sonuçlar doğrultusunda denebilir ki, biyolojik olarak kadından daha güçlü olan erkek, toplumsal cinsiyetinde de bu özelliğini korumaya devam etmekte, daha doğrusu toplum tarafından bu gücün onda kalması sağlanmaktadır. Ataerkil toplumların yapısı incelendiğinde, güç ve otoriteyi temsil etme rolünü erkeğin üstlendiği, “erkek”in “güç” ile özdeşleştirildiği görülmektedir.[1]
Toplumsal cinsiyet rol kalıplarıyla ilgili olarak, "kadın olmaya" kültürel yönden daha az değer verilmesi söz konusudur.Bundan dolayı hayata kadın ve erkek olarak gelmenin biyolojik bir kader olması artık o kadar da önemli değildir.Toplumsal cinsiyetin kültüre göre değişebilir olduğunu söylemiştik bu açıdan ergenlik döneminden sonra kadın ya da erkek olmak – aslında kadın olmak – biyolojik değil kültürel bir sorun haline gelmiştir. Hannah Rachel Bell’e göre ataerkil düzende cinsiyeti nedeni ile toplumun "kadın cinsiyetine" biçtiği rol ve beklentiler daha ağır ve daha yasacıdır.[2] Toplumsal cinsiyet ayrımı doğumdan itibaren başlamaktadır. Bebeklerin cinsiyetine göre renk belirlenmesi ve bu kalıpların dışına çıkılamaması gibi çok basit görünen bir ataerki kalıp bile toplumun cinsiyete verdiği önemi dile getirmek için yeterince basit bir örnektir.
Toplumsal cinsiyet açısından çok kaba bir tanım yapan Yıldız Ecevit’e göre:
“I.Üretim ile ilgili rollerde erkek parasal karşılığı olan piyasa içi rollerde görev alırken kadın parasal karşılığı olmayan ev hane içi üretimde rol oynamaktadır. II. Yeniden üretimle ilgili rollerde kadın çocuk doğurma ve yetiştirme gibi biyolojik temeli olan yeniden üretimin yanında hanenin günlük işleri ve hane üyelerini ertesi günün üretim sürecine hazırlamak ve bununla beraber çocukları toplumsal roller için hazırlamak gibi günlük ve ideolojik yeniden üretimle ilgili rolleri bulunmaktadır. Hane içi yeniden üretim rollerini bir uzantısı olarak, kadınların karşılık almaksızın ve serbest zamanlarında yaptıkları düşünülen kısıtlı ve toplu tüketime açık kaynakların kullanımına yönelik roller olarak değerlendirilirken bu alanla erkeklere verilen roller daha politik olmaktadır”[3]
En eski toplumlardan günümüze kadar ergenlik dönemine giren kız ve erkek, toplumsal cinsiyet rollerini öğrenmeye başlarlar. Ergenlik dönemi, toplumun kabul ettiği kadın ve erkek rollerine hazırlanma sürecidir.
“Ergenlik çağına gelindiğinde hayat kızlar için de erkekler için de büyük ölçüde değişir. Kızların bedensel yapısı, olgunlaşmanın belirli bir döneminde adet görmeye başlamayı gerektirir. Kızın biyolojik saati, bedene ayda bir kez yumurta yumurtlamasını söylediğinde kız adet görmeye başlar ve bunu izleyen kırk yıl boyunca bu devam edecektir. Yumurtalar kız çocuğun bedeninde daha o doğmadan vardı. Kadın daha ana rahmindeyken yumurtalar annesinin tınısını- yeteneklerinin esinlerini- kendisine katmış, tıpkı bütün beden hücrelerinin çevrelerindeki hücreler ve beden fonksiyonlarıyla uyum sağlaması gibi, annenin mirası ve anılarıyla uyum sağlamıştır. Adet gören kızın grup içindeki konumu ve işlevi değişir. İlk kanaması kadınlar arasında kutlanan kız, oğlanlar ve adamlar için bir tabu haline gelir. Bundan böyle kadınlığa hazırlanacaktır. Kadınlar genç kadına Kadın işinin inceliklerini öğretirler. Bu yiyecek toplama, ayırma, hazırlama, yerleşim yeri çevresinin temizliği de içinde olmak üzere ortamı koruma, su bulup taşıma, genel sağlık, yemek pişirmek için ateş yakma, yakacak toplama, barınak hazırlama, hava tahmini, çocuk bakma gibi, grup ve birey olarak hayatta kalma açısından gerekli olan işlevi içerir.”[4]
“Oğlanlar için erkek süreci geçerlidir. Olgunlaşmakta olan bir oğlanın yaşadığı gelişmeler, bedeninin erkeksileşmesi, buna tüylenmenin eşlik etmesi, kas yapısının güçlenmesi, cinsel düşlerin görülmesi ve boşalmalar olmasıdır. Oğlanların, çocukluktan erkekliğe geçişi daha farklıdır. Kız çocuğu ergenlik döneminde annelerinin dünyasından çıkmak zorunda değildir, oysa oğlanın çıkıp kendi erkekliğini, erkeklik potansiyelini sonuna kadar yaşaması gerekmektedir. Genç erkeğin dünyasını kendi biyolojik gerçekliği, yani yoğun cinsel dürtülerinin ortaya çıkışı, tüm bedeninin, beyninin ve ruhunun erkeksileşmesi yönetir. Artık o, anneler dünyasını korumayı, savunmayı ve kadın işi süresince kabilenin devamlılığının sağlanmasını mümkün kılmayı öğrenmelidir.”[5]
Ergenlik dönemini tamamlayıp karakterini oturtan ve toplumsal kadın erkek rollerini öğrenen birey artık ailesinden bağımsız bir aile olmak zorundadır. Ülkeden ülkeye, dinden dine, kültürden kültüre değişmekle birlikte belli bir yaşa gelen erkek ve kadın bireyler evlenip kendi yuvalarının sahipleri olmak durumundadırlar. Kadınlar, toplumda birinin kızı veya karısı olarak değer görmektedir.
“Akrabalık ilişkilerini bir yandan pekiştirip,bir yandan da farklılaştıran değiş tokuş nesnesi “kadınlardır”, bir babasoylu klandan öbürüne evlilik kurumu yoluyla hediye olarak takdim edilirler. Gelin “bir im ve değer” teşkil ederek yalnızca ticareti mümkün kılmak gibi işlevsel bir amaca hizmet etmekle kalmayıp aynı zamanda bu eylemle farklılaştırılan her klanın iç bağlarını ve kolektif kimliğini pekiştirmek gibi simgesel bir amaca da yarayan bir değiş tokuş kanalı açar…”[6]
“Erkeğin kadına pek çok bakış açıcı vardır.Onun eşine ,kızına ve annesine bakışı farklıdır. Kız küçükken ona yeterli iktidar verilmez, aile içinde ona çok fazla itibar edilmez. Erkek büyüdükten sonra evlilik yapar ve büyük sorumluk yüklenir.Anneler, çocuklarını yetiştirirken önceliği daima erkek çocuklarına verir.”[7]
Çünkü soy devamlılığını erkek sağlıyor. Kadınların evlenip başkasının evine gidecek olması ona gereken önemin verilmemesine neden olmaktadır. “Kadınlar yetişirken, sessiz olması, evde oturması ve erkeklerin sözünü dinlemesi öğretiliyor. Yani kadın iyi bir ev kadını, iyi bir eş olarak yetiştiriliyor. Erkekler ise, her zaman ailenin ve gidişatın temeli olarak kabul ediliyor ve ergenlik sürecinden itibaren bu bilinçle yetiştiriliyorlar.” [8]
“ İkinci türdeki bir eleştiri, toplumsal cinsiyet kavramının kadınlar ile
erkekler arasındaki, gücün (iktidarın) ve tahakkümün aleyhine işleyen farklılıklarda odaklanmasıyla bağıntılıdır. Bazı yazarlar, güç (iktidar) sorununu hem analitik hem de siyasal bakımdan ön planda tutma çabasında başlıca düzenleyici kavram olarak ataerkillik terimini kullanmayı tercih ederler. Ataerkilliğin çıkardığı bir sürü problem vardır; ancak esas önemli problem, biyolojik bir kategoriyi toplumsal bir kategori gibi değerlendirerek cinsiyet ile toplumsal cinsiyetin aynı kefeye konulmasıdır. Bu çerçeveye göre, kadınlara ve erkeklere, ataerkilliğin açıklanmasına yardımcı olan önceden oluşturulmuş gruplar gözüyle bakılmaktadır; ayrıca ataerkilliğin açıklanmasında genellikle döllemenin biyolojisi kullanılmaktadır”[9]
Kadınlar, erkekler tarafından yönetilmeye alıştırılıyor, ataerkil düzendeki düşünce kadının en iyi yaptığı işin anne ve eş olduğuna dair yanlış düşüncedir. Kadınlar aile içinde aldıkları eğitimle annelerinden gördüklerini yapıyorlar ve çocuklarını da o kültür ile yetiştiriyorlar. Yani kadının kurtulmaya çalıştığı ataerkil düzeni devam ettiren yine kadının ta kendisi oluyor. Ataerkil düzende kadınla erkeğin eşit olmadığına,erkeğin kadından üstün olduğuna inanılır.
Kadın hakları 60'lı yıllardan sonra sıkça duymaya başladığımız bir kavramdır. Bu kavramın içeriğinin doldurulmasında ise feminist hareket etkili olmuştur. Feminist hareket çerçevesinde kadın sorununu sadece kadın-erkek eşitsizliği açısından ele almamak gerekir. Feminizm, kadınların sosyal hayattaki varlıklarını garanti altına almak açısından önemli bir hareketler bütünü olarak değerlendirilmelidir.
“…ilk feminist olarak bilinen Mary Wolstonecraft, ilk kez 18. yüzyılda kadın-erkek eşitliği üzerine yazmaya başladı. Fransız İhtilalinden etkilenen ve ilham alan Wolstonecraft, 1792’de yazdığı Kadın Hakları Savunucusu ( Vindication of the Rights of Women) ile hem Rouseau’nun doktrinine karşı tezler üretti hem de çok devrimci taleplerde bulundu. Kitapta yazar kızlarla erkeklerin eşit eğitim görme olanaklarını engelleyen Fransız Devrimcileri başta olmak üzere tüm burjuvalara karşı yazmıştı. Ona göre kadınların süs bebekliğine ve ev işine mahkum edilmesi, Rouseseau’nun dediği gibi kadın doğasının gereği değildi. Wolstonecraft’ın o yıllarda bahsettiği fikirlerin yeniden gündeme gelmesi, bir buçuk yüzyıl sonra gerçekleşti. Wolstonecraft hala tüm feministlerin benimsediği şu sözleri de telaffuz etti: “Artık kadınların yaşam şekillerinde bir devrim gerçekleştirilmesinin zamanı geldi. Kadınlara yitirdikleri onurlarını yeniden vermek ve insan soyunun bir parçası olarak dünyanın dönüştürülmesine katkıda bulunmalarını sağlamak için geç bile kalındı. Kadın ve erkek arasında, cinsel arzulama dışında hiçbir fark kalmayıncaya kadar mücadele!..”[10]
Kadının değişmesi bu bağlamda erkeğin değişmesine bağlıdır. Bu durum ise bir kısır döngü, bir çelişki yaratmaktadır. Mahzar Nizar; “erkekleri yetiştiren anneleri değiştirmeden erkeklerin değişmeyeceği gibi, erkeklerinin izni olmadan anneleri değiştirmek de mümkün olmayacaktır.” [11] demektedir. “Günümüz gençliğini doğuran ve büyüten kadınlar, ayrılmış evlilik rolü ilişkisi içerisinde yaşadıklarından, bu ilişkiden aldıkları doyumdan dolayı gerek geleneksel aile yapısının gerek kendinin yani ayrılmış evlilik rolü ilişkilerinin, kadın tarafından yeniden üretilmesine yol açmış, kadın, bu aile yapısını ve ilişkilerini hem kendi memnuniyetiyle sürdüre gelmiş, hem de kendi rol kalıplarını çocuklarına memnuniyetle aktarmıştır. Bu aktarım gelişen sosyal süreçlerin aşındırıcı etkisiyle her kuşakta biraz daha etkisini kadın üzerinde azaltırken erkek üzerinde kalıcı olmuştur. nitekim, erkek egemen toplum örgütlenmesi evrensel düzeyde halen geçerlidir.” [12]
Erkekler hem kadının modern olmasını, eğitimli olmasını istemekte; hem de kendi dünyalarına girmeye çalışan kadını ketlemektedir. Ataerkil toplumlarda toplumsal değişimin olabilmesi için; erkeğin kadına ve kadının kendi kişiliğine olan bakışının değişmesi gerekmektedir. Ataerkil toplum yapısını anlamak ve değişimin gerekliliğini vurgulamak için öncelikle anaerkil düzenden ataerkil düzene geçişin hangi şartlar altında gerçekleştiğini bilmemiz gerekmektedir.
[1] Butler, 2008, sy: 8 – 13
[2] Hannah Rachel Bell, 2003, sy: 21-22
[3] Yıldız Ecevit, “Toplumsal Cinsiyetle Yoksulluk İlişkisi Nasıl Kurulabilir? Bu İlişki Nasıl Çalışılabilir?”, Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi 25 ( 4 ), 2009 Özel Eki sy:83
[4] Hannah Rachel Bell, Erkek İşi // Kadın İşi – Dünyanın En Eski Kültüründe Cinsiyetin Tinsel Rolü, 2003, Epsilon, Çev. Meltem Erkmen, Sy.50 – 51
[5] Hannah Rachel Bell a.g.e., Sy.52 -53
[6] Judith Butler, a.g.e. s.96
[7] Ayşe Böhürler & Aslıhan Eker, Müslüman Ülkelerde Kadın – Duvarların Arkasında, 2008, Timaş Yayınları, sy.60
[8] Böhürler & Eker, 2008, sy: 60 - 65
[9] Marshall Gordon’dan aktaran; Özge Kaçar, 2007, sy: 10
[10] Pusper Neves a.g.e sy: 11
[11] Ayşe Böhürler & Aslıhan Eker, a.g.e. sy.58
[12] Nilgün Çelebi, “Kadınlarımızın Cinsiyet Rolü Tutumları”, Konya: Sebat Ofset 1990 sy: 19 – 23
Toplumsal cinsiyet rol kalıplarıyla ilgili olarak, "kadın olmaya" kültürel yönden daha az değer verilmesi söz konusudur.Bundan dolayı hayata kadın ve erkek olarak gelmenin biyolojik bir kader olması artık o kadar da önemli değildir.Toplumsal cinsiyetin kültüre göre değişebilir olduğunu söylemiştik bu açıdan ergenlik döneminden sonra kadın ya da erkek olmak – aslında kadın olmak – biyolojik değil kültürel bir sorun haline gelmiştir. Hannah Rachel Bell’e göre ataerkil düzende cinsiyeti nedeni ile toplumun "kadın cinsiyetine" biçtiği rol ve beklentiler daha ağır ve daha yasacıdır.[2] Toplumsal cinsiyet ayrımı doğumdan itibaren başlamaktadır. Bebeklerin cinsiyetine göre renk belirlenmesi ve bu kalıpların dışına çıkılamaması gibi çok basit görünen bir ataerki kalıp bile toplumun cinsiyete verdiği önemi dile getirmek için yeterince basit bir örnektir.
Toplumsal cinsiyet açısından çok kaba bir tanım yapan Yıldız Ecevit’e göre:
“I.Üretim ile ilgili rollerde erkek parasal karşılığı olan piyasa içi rollerde görev alırken kadın parasal karşılığı olmayan ev hane içi üretimde rol oynamaktadır. II. Yeniden üretimle ilgili rollerde kadın çocuk doğurma ve yetiştirme gibi biyolojik temeli olan yeniden üretimin yanında hanenin günlük işleri ve hane üyelerini ertesi günün üretim sürecine hazırlamak ve bununla beraber çocukları toplumsal roller için hazırlamak gibi günlük ve ideolojik yeniden üretimle ilgili rolleri bulunmaktadır. Hane içi yeniden üretim rollerini bir uzantısı olarak, kadınların karşılık almaksızın ve serbest zamanlarında yaptıkları düşünülen kısıtlı ve toplu tüketime açık kaynakların kullanımına yönelik roller olarak değerlendirilirken bu alanla erkeklere verilen roller daha politik olmaktadır”[3]
En eski toplumlardan günümüze kadar ergenlik dönemine giren kız ve erkek, toplumsal cinsiyet rollerini öğrenmeye başlarlar. Ergenlik dönemi, toplumun kabul ettiği kadın ve erkek rollerine hazırlanma sürecidir.
“Ergenlik çağına gelindiğinde hayat kızlar için de erkekler için de büyük ölçüde değişir. Kızların bedensel yapısı, olgunlaşmanın belirli bir döneminde adet görmeye başlamayı gerektirir. Kızın biyolojik saati, bedene ayda bir kez yumurta yumurtlamasını söylediğinde kız adet görmeye başlar ve bunu izleyen kırk yıl boyunca bu devam edecektir. Yumurtalar kız çocuğun bedeninde daha o doğmadan vardı. Kadın daha ana rahmindeyken yumurtalar annesinin tınısını- yeteneklerinin esinlerini- kendisine katmış, tıpkı bütün beden hücrelerinin çevrelerindeki hücreler ve beden fonksiyonlarıyla uyum sağlaması gibi, annenin mirası ve anılarıyla uyum sağlamıştır. Adet gören kızın grup içindeki konumu ve işlevi değişir. İlk kanaması kadınlar arasında kutlanan kız, oğlanlar ve adamlar için bir tabu haline gelir. Bundan böyle kadınlığa hazırlanacaktır. Kadınlar genç kadına Kadın işinin inceliklerini öğretirler. Bu yiyecek toplama, ayırma, hazırlama, yerleşim yeri çevresinin temizliği de içinde olmak üzere ortamı koruma, su bulup taşıma, genel sağlık, yemek pişirmek için ateş yakma, yakacak toplama, barınak hazırlama, hava tahmini, çocuk bakma gibi, grup ve birey olarak hayatta kalma açısından gerekli olan işlevi içerir.”[4]
“Oğlanlar için erkek süreci geçerlidir. Olgunlaşmakta olan bir oğlanın yaşadığı gelişmeler, bedeninin erkeksileşmesi, buna tüylenmenin eşlik etmesi, kas yapısının güçlenmesi, cinsel düşlerin görülmesi ve boşalmalar olmasıdır. Oğlanların, çocukluktan erkekliğe geçişi daha farklıdır. Kız çocuğu ergenlik döneminde annelerinin dünyasından çıkmak zorunda değildir, oysa oğlanın çıkıp kendi erkekliğini, erkeklik potansiyelini sonuna kadar yaşaması gerekmektedir. Genç erkeğin dünyasını kendi biyolojik gerçekliği, yani yoğun cinsel dürtülerinin ortaya çıkışı, tüm bedeninin, beyninin ve ruhunun erkeksileşmesi yönetir. Artık o, anneler dünyasını korumayı, savunmayı ve kadın işi süresince kabilenin devamlılığının sağlanmasını mümkün kılmayı öğrenmelidir.”[5]
Ergenlik dönemini tamamlayıp karakterini oturtan ve toplumsal kadın erkek rollerini öğrenen birey artık ailesinden bağımsız bir aile olmak zorundadır. Ülkeden ülkeye, dinden dine, kültürden kültüre değişmekle birlikte belli bir yaşa gelen erkek ve kadın bireyler evlenip kendi yuvalarının sahipleri olmak durumundadırlar. Kadınlar, toplumda birinin kızı veya karısı olarak değer görmektedir.
“Akrabalık ilişkilerini bir yandan pekiştirip,bir yandan da farklılaştıran değiş tokuş nesnesi “kadınlardır”, bir babasoylu klandan öbürüne evlilik kurumu yoluyla hediye olarak takdim edilirler. Gelin “bir im ve değer” teşkil ederek yalnızca ticareti mümkün kılmak gibi işlevsel bir amaca hizmet etmekle kalmayıp aynı zamanda bu eylemle farklılaştırılan her klanın iç bağlarını ve kolektif kimliğini pekiştirmek gibi simgesel bir amaca da yarayan bir değiş tokuş kanalı açar…”[6]
“Erkeğin kadına pek çok bakış açıcı vardır.Onun eşine ,kızına ve annesine bakışı farklıdır. Kız küçükken ona yeterli iktidar verilmez, aile içinde ona çok fazla itibar edilmez. Erkek büyüdükten sonra evlilik yapar ve büyük sorumluk yüklenir.Anneler, çocuklarını yetiştirirken önceliği daima erkek çocuklarına verir.”[7]
Çünkü soy devamlılığını erkek sağlıyor. Kadınların evlenip başkasının evine gidecek olması ona gereken önemin verilmemesine neden olmaktadır. “Kadınlar yetişirken, sessiz olması, evde oturması ve erkeklerin sözünü dinlemesi öğretiliyor. Yani kadın iyi bir ev kadını, iyi bir eş olarak yetiştiriliyor. Erkekler ise, her zaman ailenin ve gidişatın temeli olarak kabul ediliyor ve ergenlik sürecinden itibaren bu bilinçle yetiştiriliyorlar.” [8]
“ İkinci türdeki bir eleştiri, toplumsal cinsiyet kavramının kadınlar ile
erkekler arasındaki, gücün (iktidarın) ve tahakkümün aleyhine işleyen farklılıklarda odaklanmasıyla bağıntılıdır. Bazı yazarlar, güç (iktidar) sorununu hem analitik hem de siyasal bakımdan ön planda tutma çabasında başlıca düzenleyici kavram olarak ataerkillik terimini kullanmayı tercih ederler. Ataerkilliğin çıkardığı bir sürü problem vardır; ancak esas önemli problem, biyolojik bir kategoriyi toplumsal bir kategori gibi değerlendirerek cinsiyet ile toplumsal cinsiyetin aynı kefeye konulmasıdır. Bu çerçeveye göre, kadınlara ve erkeklere, ataerkilliğin açıklanmasına yardımcı olan önceden oluşturulmuş gruplar gözüyle bakılmaktadır; ayrıca ataerkilliğin açıklanmasında genellikle döllemenin biyolojisi kullanılmaktadır”[9]
Kadınlar, erkekler tarafından yönetilmeye alıştırılıyor, ataerkil düzendeki düşünce kadının en iyi yaptığı işin anne ve eş olduğuna dair yanlış düşüncedir. Kadınlar aile içinde aldıkları eğitimle annelerinden gördüklerini yapıyorlar ve çocuklarını da o kültür ile yetiştiriyorlar. Yani kadının kurtulmaya çalıştığı ataerkil düzeni devam ettiren yine kadının ta kendisi oluyor. Ataerkil düzende kadınla erkeğin eşit olmadığına,erkeğin kadından üstün olduğuna inanılır.
Kadın hakları 60'lı yıllardan sonra sıkça duymaya başladığımız bir kavramdır. Bu kavramın içeriğinin doldurulmasında ise feminist hareket etkili olmuştur. Feminist hareket çerçevesinde kadın sorununu sadece kadın-erkek eşitsizliği açısından ele almamak gerekir. Feminizm, kadınların sosyal hayattaki varlıklarını garanti altına almak açısından önemli bir hareketler bütünü olarak değerlendirilmelidir.
“…ilk feminist olarak bilinen Mary Wolstonecraft, ilk kez 18. yüzyılda kadın-erkek eşitliği üzerine yazmaya başladı. Fransız İhtilalinden etkilenen ve ilham alan Wolstonecraft, 1792’de yazdığı Kadın Hakları Savunucusu ( Vindication of the Rights of Women) ile hem Rouseau’nun doktrinine karşı tezler üretti hem de çok devrimci taleplerde bulundu. Kitapta yazar kızlarla erkeklerin eşit eğitim görme olanaklarını engelleyen Fransız Devrimcileri başta olmak üzere tüm burjuvalara karşı yazmıştı. Ona göre kadınların süs bebekliğine ve ev işine mahkum edilmesi, Rouseseau’nun dediği gibi kadın doğasının gereği değildi. Wolstonecraft’ın o yıllarda bahsettiği fikirlerin yeniden gündeme gelmesi, bir buçuk yüzyıl sonra gerçekleşti. Wolstonecraft hala tüm feministlerin benimsediği şu sözleri de telaffuz etti: “Artık kadınların yaşam şekillerinde bir devrim gerçekleştirilmesinin zamanı geldi. Kadınlara yitirdikleri onurlarını yeniden vermek ve insan soyunun bir parçası olarak dünyanın dönüştürülmesine katkıda bulunmalarını sağlamak için geç bile kalındı. Kadın ve erkek arasında, cinsel arzulama dışında hiçbir fark kalmayıncaya kadar mücadele!..”[10]
Kadının değişmesi bu bağlamda erkeğin değişmesine bağlıdır. Bu durum ise bir kısır döngü, bir çelişki yaratmaktadır. Mahzar Nizar; “erkekleri yetiştiren anneleri değiştirmeden erkeklerin değişmeyeceği gibi, erkeklerinin izni olmadan anneleri değiştirmek de mümkün olmayacaktır.” [11] demektedir. “Günümüz gençliğini doğuran ve büyüten kadınlar, ayrılmış evlilik rolü ilişkisi içerisinde yaşadıklarından, bu ilişkiden aldıkları doyumdan dolayı gerek geleneksel aile yapısının gerek kendinin yani ayrılmış evlilik rolü ilişkilerinin, kadın tarafından yeniden üretilmesine yol açmış, kadın, bu aile yapısını ve ilişkilerini hem kendi memnuniyetiyle sürdüre gelmiş, hem de kendi rol kalıplarını çocuklarına memnuniyetle aktarmıştır. Bu aktarım gelişen sosyal süreçlerin aşındırıcı etkisiyle her kuşakta biraz daha etkisini kadın üzerinde azaltırken erkek üzerinde kalıcı olmuştur. nitekim, erkek egemen toplum örgütlenmesi evrensel düzeyde halen geçerlidir.” [12]
Erkekler hem kadının modern olmasını, eğitimli olmasını istemekte; hem de kendi dünyalarına girmeye çalışan kadını ketlemektedir. Ataerkil toplumlarda toplumsal değişimin olabilmesi için; erkeğin kadına ve kadının kendi kişiliğine olan bakışının değişmesi gerekmektedir. Ataerkil toplum yapısını anlamak ve değişimin gerekliliğini vurgulamak için öncelikle anaerkil düzenden ataerkil düzene geçişin hangi şartlar altında gerçekleştiğini bilmemiz gerekmektedir.
[1] Butler, 2008, sy: 8 – 13
[2] Hannah Rachel Bell, 2003, sy: 21-22
[3] Yıldız Ecevit, “Toplumsal Cinsiyetle Yoksulluk İlişkisi Nasıl Kurulabilir? Bu İlişki Nasıl Çalışılabilir?”, Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi 25 ( 4 ), 2009 Özel Eki sy:83
[4] Hannah Rachel Bell, Erkek İşi // Kadın İşi – Dünyanın En Eski Kültüründe Cinsiyetin Tinsel Rolü, 2003, Epsilon, Çev. Meltem Erkmen, Sy.50 – 51
[5] Hannah Rachel Bell a.g.e., Sy.52 -53
[6] Judith Butler, a.g.e. s.96
[7] Ayşe Böhürler & Aslıhan Eker, Müslüman Ülkelerde Kadın – Duvarların Arkasında, 2008, Timaş Yayınları, sy.60
[8] Böhürler & Eker, 2008, sy: 60 - 65
[9] Marshall Gordon’dan aktaran; Özge Kaçar, 2007, sy: 10
[10] Pusper Neves a.g.e sy: 11
[11] Ayşe Böhürler & Aslıhan Eker, a.g.e. sy.58
[12] Nilgün Çelebi, “Kadınlarımızın Cinsiyet Rolü Tutumları”, Konya: Sebat Ofset 1990 sy: 19 – 23
TARİHTE ANAERKİL VE ATAERKİL DÜZEN
Kadın sorunu derken kadınların yarattığı, kadınların neden olduğu bir sorundan değil; sorunun kökünde ataerkinin yattığı bir erkeklik sorunundan, bir kültür sorunundan bahsetmek daha doğru olur.Tarihin ilk dönemlerinde ana hukuku geçerliyken ne oldu da baba hukuku kabul edilir oldu? Tarihin ilk dönemlerinde kadın toplumun neresindeydi? Hangi olaylar kadının yenilmesine ve değersizleşmesine neden olmuştur? Bu soruların cevaplarını ataerkil düzende aramak yersiz değildir. İlk tarihi dönemden bu yana kadınlık ve erkeklik rolleri belirlenmiş, fakat tarih içinde kadına ve erkeğe biçilen roller dönüşüme uğramıştır.
İLKEL TOPLUMLARDA KADIN VE ANAERKİ
Mülkiyetin, devletin ve buna paralel olarak sınıfların olmadığı ilkel toplumlarda kadın da bir mal değildi. Aksine ilkel toplum ilişkilerinin gelişmesinde tek başına belirleyici bir güç olmamasına rağmen, saygın, sözü dinlenen, mitlere konu olan bir yerdeydi kadın.
“4.000 yıl önce; okulları, kanunları, mahkemeleri, yazılı tapu kayıtları, şiirleri, sözlükleri, atasözü kitapları ile inanılmaz bir uygarlık kuran Sümerler de ataerkil bir toplum yapısı var. Ama kadın haklarına da çok önem vermişler. Tek eşli bir aile yapısına sahipler. Köleler var. Bir ailenin en fazla altı kölesi olabiliyor. Evlilikler belge ile yapılıyor, yani kayıt altında. Ancak kadın eğer hastalanır ve görevlerini yapamaz hale gelir ise o zaman erkek, karısının rızasını almak şartı ile bir eş daha alabiliyor. Ama bu yeni gelen kadın her zaman ikinci kadın oluyor. Çocuk doğursa dahi asla birinci kadın olamıyor, çocuk doğurdum diye şımaramıyor. Eğer şımarırsa yada ilk eş onu evde istemezse onu evden atabiliyor. Kadın hakları ilk zamanlarda çok daha önemli imiş. Bunu da şuradan anlıyoruz ki; ilk zamanlarda tüm tanrılar tanrıça imiş. Samilerin gelmesi ile birlikte toplumda kadın hakları da gerilemeye başlamış. Ama yine de kadın haklarına her zaman çok önem vermişler. Mesela kadın isterse kocasını mahkemeye verip boşayabilir. Ama mahkeme ile. Kadın ticaret yapabilir, çocukları ile şirket kurabilir imiş.” [1]
“İlkel toplumda kadın eşitçil ortak yaşamda erkeklerle tam bir eşitlik içinde yerini almıştır. Bu toplumlarda avlanmak genelde erkeğin işidir, ama gerektiğinde kadın da avlanır; kadınların işi olan bitki toplamaya da gerektiğinde erkekler katılır. Günümüzde sürekli dile getirilen kadın ile erkeğin fiziksel farklılığı, o zamanlarda böylesine önemli değildi. Anatomi kadın için bir yazgı olmamıştı daha. Bu eşitliğin, ortak yaşamın doğal bir sonucu olarak ilkel cinsel yaşam da bütün kurallardan yoksundur; karmakarışık cinsel ilişkiler egemendir ilkel döneme. Böylece her kadın her erkekle,her erkek de her kadınla cinsel ilişkide bulunabilmektedir. Cinsel ilişkilerde tam bir özgürlük vardır...”[2]
Burada cinsiyete dayalı bir işbölümünden bahsedilmektedir. Fiziksel farklılığın önemli olmadığı söylense bile gerekli olmayan durumlar dışında kadının toplayıcılık, erkeğin ise avcılık yaptığı görülmektedir.İlkel insanlar, karınlarını toplayıcılık ve avcılıktan elde ettikleri bu besinlerle doyuruyordu. Avlanmak için sürekli dolaşmak gerekliydi. Erkek sürekli dışarıdaydı yani. Sürekli bir doğurma sürecinde olan kadının ise belli bir yerden ayrılması zordu. Yerleşik bir yaşam oluşturma belli bir süreçten sonra kendini dayatmıştı. Yerleşim ise bitkilerin, ağaçların meyve vermesi ve kök salmasına elverişli alanlarda oluyordu. Çobanlık ile tarım arasındaki iş bölümü, cinsiyete dayalı işbölümünden sonraki ilk büyük toplumsal işbölümüdür. Önce cinsiyete dayalı basit bir işbölümü ortaya çıkarken daha sonra üretimde çobanlık ve tarım olarak yeni bir işbölümü ortaya çıkmıştı.
“Kadının fonksiyonu ise ailenin sürekli geçimini sağlayan cinstendi. Bu aynı zamanda ilk işbölümü olan cinsiyete dayalı iş bölümünün oluşması demekti. Cinsiyete dayalı bu iş bölümünde kadının evi geçindirmedeki rolü de göz önüne alındığında, analık soy zinciri ve analık hukukunu geçerli kılıyordu. Kadınların yerleşik düzen içerisinde toplayıcılıkla uğraşıp, çanak çömlek ve sepet örücülüğü yaparak ailenin geçimini sağlaması; diğer yanda neslin devamını ve çoğalımını sağlamadaki, doğurganlığa ilişkin giz, kadına o dönemde daha saygın ve söz dinlenir bir konum sağlıyordu. Erkek ise, avcılık yapıyordu. Artık her görülen hayvan, anında eti için avlanmak yerine, kontrol altına tutularak istendiği zaman ondan faydalanma yoluna gidilecekti. İşte burada ilk toplumsal iş bölümü olan çobanlık karşımıza çıkar. Analık hukukunun temelinde de,özel mülkiyet öncesi, grup halinde evlilikte, cinsel ilişkideki özgürlük, ailede çocuğun babasının değil de anasının kim olduğunun bilinmesi yatar.”[3]
[1] http://www.antoloji.com/haber/roportaj/?goster=sayfa&sayfa=muazzez_ilmiye_cig ( online 07.01.2009 )
[2] Friedrich Engels, “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni”, çev. İsmail Yarkın , Inter yayınları, 2000,sy. 21
[3] Hatice Akdoğan, “Medyada Kadın”, Ceylan Yayınları,2004 sy: 19
“4.000 yıl önce; okulları, kanunları, mahkemeleri, yazılı tapu kayıtları, şiirleri, sözlükleri, atasözü kitapları ile inanılmaz bir uygarlık kuran Sümerler de ataerkil bir toplum yapısı var. Ama kadın haklarına da çok önem vermişler. Tek eşli bir aile yapısına sahipler. Köleler var. Bir ailenin en fazla altı kölesi olabiliyor. Evlilikler belge ile yapılıyor, yani kayıt altında. Ancak kadın eğer hastalanır ve görevlerini yapamaz hale gelir ise o zaman erkek, karısının rızasını almak şartı ile bir eş daha alabiliyor. Ama bu yeni gelen kadın her zaman ikinci kadın oluyor. Çocuk doğursa dahi asla birinci kadın olamıyor, çocuk doğurdum diye şımaramıyor. Eğer şımarırsa yada ilk eş onu evde istemezse onu evden atabiliyor. Kadın hakları ilk zamanlarda çok daha önemli imiş. Bunu da şuradan anlıyoruz ki; ilk zamanlarda tüm tanrılar tanrıça imiş. Samilerin gelmesi ile birlikte toplumda kadın hakları da gerilemeye başlamış. Ama yine de kadın haklarına her zaman çok önem vermişler. Mesela kadın isterse kocasını mahkemeye verip boşayabilir. Ama mahkeme ile. Kadın ticaret yapabilir, çocukları ile şirket kurabilir imiş.” [1]
“İlkel toplumda kadın eşitçil ortak yaşamda erkeklerle tam bir eşitlik içinde yerini almıştır. Bu toplumlarda avlanmak genelde erkeğin işidir, ama gerektiğinde kadın da avlanır; kadınların işi olan bitki toplamaya da gerektiğinde erkekler katılır. Günümüzde sürekli dile getirilen kadın ile erkeğin fiziksel farklılığı, o zamanlarda böylesine önemli değildi. Anatomi kadın için bir yazgı olmamıştı daha. Bu eşitliğin, ortak yaşamın doğal bir sonucu olarak ilkel cinsel yaşam da bütün kurallardan yoksundur; karmakarışık cinsel ilişkiler egemendir ilkel döneme. Böylece her kadın her erkekle,her erkek de her kadınla cinsel ilişkide bulunabilmektedir. Cinsel ilişkilerde tam bir özgürlük vardır...”[2]
Burada cinsiyete dayalı bir işbölümünden bahsedilmektedir. Fiziksel farklılığın önemli olmadığı söylense bile gerekli olmayan durumlar dışında kadının toplayıcılık, erkeğin ise avcılık yaptığı görülmektedir.İlkel insanlar, karınlarını toplayıcılık ve avcılıktan elde ettikleri bu besinlerle doyuruyordu. Avlanmak için sürekli dolaşmak gerekliydi. Erkek sürekli dışarıdaydı yani. Sürekli bir doğurma sürecinde olan kadının ise belli bir yerden ayrılması zordu. Yerleşik bir yaşam oluşturma belli bir süreçten sonra kendini dayatmıştı. Yerleşim ise bitkilerin, ağaçların meyve vermesi ve kök salmasına elverişli alanlarda oluyordu. Çobanlık ile tarım arasındaki iş bölümü, cinsiyete dayalı işbölümünden sonraki ilk büyük toplumsal işbölümüdür. Önce cinsiyete dayalı basit bir işbölümü ortaya çıkarken daha sonra üretimde çobanlık ve tarım olarak yeni bir işbölümü ortaya çıkmıştı.
“Kadının fonksiyonu ise ailenin sürekli geçimini sağlayan cinstendi. Bu aynı zamanda ilk işbölümü olan cinsiyete dayalı iş bölümünün oluşması demekti. Cinsiyete dayalı bu iş bölümünde kadının evi geçindirmedeki rolü de göz önüne alındığında, analık soy zinciri ve analık hukukunu geçerli kılıyordu. Kadınların yerleşik düzen içerisinde toplayıcılıkla uğraşıp, çanak çömlek ve sepet örücülüğü yaparak ailenin geçimini sağlaması; diğer yanda neslin devamını ve çoğalımını sağlamadaki, doğurganlığa ilişkin giz, kadına o dönemde daha saygın ve söz dinlenir bir konum sağlıyordu. Erkek ise, avcılık yapıyordu. Artık her görülen hayvan, anında eti için avlanmak yerine, kontrol altına tutularak istendiği zaman ondan faydalanma yoluna gidilecekti. İşte burada ilk toplumsal iş bölümü olan çobanlık karşımıza çıkar. Analık hukukunun temelinde de,özel mülkiyet öncesi, grup halinde evlilikte, cinsel ilişkideki özgürlük, ailede çocuğun babasının değil de anasının kim olduğunun bilinmesi yatar.”[3]
[1] http://www.antoloji.com/haber/roportaj/?goster=sayfa&sayfa=muazzez_ilmiye_cig ( online 07.01.2009 )
[2] Friedrich Engels, “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni”, çev. İsmail Yarkın , Inter yayınları, 2000,sy. 21
[3] Hatice Akdoğan, “Medyada Kadın”, Ceylan Yayınları,2004 sy: 19
YERLEŞİK DÜZEN VE ATAERKİ
Toplumlar arasındaki ilişkileri belirleyen üretim araçlarının gelişimi olmuştur. Yerleşik düzene geçilmesini sağlayan alet yapımı üretim ilişkilerinin gelişmesine neden olmuş, bu gelişme de toplumu sınıflara bölmüştür. Üretim araçlarının belirli ellerde toplanmaya başlanması, bu varlıkları koruyacak üst yapı düzenlemeleri gerektirmekteydi. “Üst yapı bu işleve uygun kurumlarla donatıldı. Devlet, hukuk, din vb kurumlar örgütlenmeye, biçimlenmeye, sınıfsal içerik kazanmaya başladılar.”[1] Özel mülkiyetin yayılmasıyla değerli eşyanın aile içinde birikimiyle ve devamlı artan zenginleşme arzusuyla varlıkların devri sorunu ortaya çıktı. Silah ve aletlerin, sürü ve esirlerin sahibi olan baba; oğullarının mirasçı olmasını ister. Analık hukukunda miras kardeşlere kalmaktaydı, çocuklar miras üzerinde hak sahibi değildi; özel mülkiyetle beraber baba mirasçısı olarak çocuğunu kabul etti ve bu da analık hukukunun yıkılmasına neden oldu. Miras bırakmak isteyen baba mirasçının kendi çocuğu olmasını istedi ve ana soylu aile devri kapandı. Artık aileye baba hakimdi; aileye hakim olmaya başlayan baba zamanla kültüre de hakim oldu. İşte bu sürecin ardından ataerkil dönem başlamıştı.
“Daha önce topluluğun başlıca öğesi olan kadın artık ikinci plana düşmüştü. Analık hukukunun yıkılışı, kadın cinsinin büyük tarihsel yıkılışı oldu, kadın aşağılandı, köleleşti ve erkeğin keyif ve çocuk doğurma aleti haline geldi…”[2]
“Tarihte ilk sınıflı toplum köleci toplum olmuştur.Eldeki sermayenin birikmesi, yeni süreçte işler yapacak insan emeğini gerekli kıldı. Bu nedenle savaşlarda esir alınan insanlar köle olarak kullanılmaya başlandı.”[3]
“Aile üzerinde gerçekleşen ekonomi-politik sistem, patriyarka, toplumsal cinsiyeti meydana getiriyordu ve aslında kendisi çok daha büyük bir sorundu. Aile içinde, ataerkillik de denilen, babanın ev içinde harcanan tüm emeğe ücretsiz el koyması, yani kölelik, bir tür sömürü ilişkisi doğuruyordu. Bu emek, gerek ev işlerinin, gerekse babaya ait herhangi bir mülk veya işletmenin kimi işlerinin, kadın ve çocuklar tarafından hiçbir ücret talep etmeksizin yapılmasıydı. Aile işletmelerinde elde edilen kara veya evde çalışan kadının ücretine babanın el koyması ve bu emeğe sadece boğaz tokluğuna sahip olmasının yarattığı kölelik sistemi, feministlerin en çok tartıştığı konulardan biri oldu.”[4]
[1]Füsun Tayanç & Tunç Tayanç, “Dünyada ve Türkiye’de Tarih Boyunca Kadın”, Fan Yayınları, Ankara, 1981, sy:30
[2] Friedrich Engels, a.g.e, sy.76
[3] Hatice Akdoğan, a.g.e, sy: 24
[4] Pusper Neves, a.g.e sy. 102
“Daha önce topluluğun başlıca öğesi olan kadın artık ikinci plana düşmüştü. Analık hukukunun yıkılışı, kadın cinsinin büyük tarihsel yıkılışı oldu, kadın aşağılandı, köleleşti ve erkeğin keyif ve çocuk doğurma aleti haline geldi…”[2]
“Tarihte ilk sınıflı toplum köleci toplum olmuştur.Eldeki sermayenin birikmesi, yeni süreçte işler yapacak insan emeğini gerekli kıldı. Bu nedenle savaşlarda esir alınan insanlar köle olarak kullanılmaya başlandı.”[3]
“Aile üzerinde gerçekleşen ekonomi-politik sistem, patriyarka, toplumsal cinsiyeti meydana getiriyordu ve aslında kendisi çok daha büyük bir sorundu. Aile içinde, ataerkillik de denilen, babanın ev içinde harcanan tüm emeğe ücretsiz el koyması, yani kölelik, bir tür sömürü ilişkisi doğuruyordu. Bu emek, gerek ev işlerinin, gerekse babaya ait herhangi bir mülk veya işletmenin kimi işlerinin, kadın ve çocuklar tarafından hiçbir ücret talep etmeksizin yapılmasıydı. Aile işletmelerinde elde edilen kara veya evde çalışan kadının ücretine babanın el koyması ve bu emeğe sadece boğaz tokluğuna sahip olmasının yarattığı kölelik sistemi, feministlerin en çok tartıştığı konulardan biri oldu.”[4]
[1]Füsun Tayanç & Tunç Tayanç, “Dünyada ve Türkiye’de Tarih Boyunca Kadın”, Fan Yayınları, Ankara, 1981, sy:30
[2] Friedrich Engels, a.g.e, sy.76
[3] Hatice Akdoğan, a.g.e, sy: 24
[4] Pusper Neves, a.g.e sy. 102
FEODALİZM DÖNEMİNDE KADIN
Kadının köleci toplumdaki durumu da sınıfsal konumuna göre farklılaşmıştı. Köle kadın, kocası, babası veya kabilesinden birisiyle beraber köleydi. Sahip olduğu efendisi onu hem emek gücü olarak, hem de istediğinde cinsel nesne olarak kullanmaktaydı. Üretim araçlarına sahip olan, yanlarında köle çalıştıran efendilerin karıları ise üretim sürecinden ayrıldı, evlerine çekildiler. Onlar da evlerinde kadın efendiler oldular. Üretimden çekilen kadın,miras yoluyla babadan oğla geçen servetlerin sahibi erkeğe bağımlıydı artık. Oysa üretim araçları sahibi erkeğin kadına bağımlılığı söz konusu bile değildi.İlkel toplumdaki özgür cinsel ilişkiler de ataerkil düzene geçildikten sonra yerini baskıya ve kurallara bıraktı. “Kadının evli olduğu erkeğin dışında, başka bir erkekle cinsel ilişki kurmasını önleyici görüşlere, miras babadan oğla geçtiğinden ve babanın kendi çocuğu olduğundan emin olması gerektiğinden ötürü, dinsel ve hukuksal çerçevede yer verilirken, aynı sınırlamanın erkek için yapıldığına istisna olarak rastlanmaktadır.”[1] Artık tek eşli aile doğmuştu fakat bu erkek için geçerli değildi.
“Feodal toplumda tarıma dayalı üretim egemendir. Bu nedenle toprak başlıca üretim aracıdır. Toprağın mutlak sahibi kraldır;beyler kral adına büyük toprak parçalarını işletirler. Üretici olan aslında serftir;toprağı işler,tarım için gerekli üretim araçlarını yapar. Ancak işlediği toprak ve kullandığı üretim araçları üzerinde, bağımsız üretici olarak,yalnızca kullanma hakkına sahiptir, mülkiyet hakkına değil. Serfin ürettiği ürün üç bölüme ayrılabilir. Birincisi, senyörün el koyduğu ürün yani artı üründür. İkincisi, serfin kendisinin ve ailesinin yaşamını sürdürmesi için gerekli olan bölüm; üçüncüsü de yaşaması için gerekli asgarinin üstünde ürettiği ürün. Serf, gerek artı ürünü, gerek gerekli ürünü sağlayabilmek için ailesiyle birlikte çalışmak zorundaydı. Bu da köylü kadının da üretime katılmasını zorunlu kılmaktaydı. Oysa artı ürüne emek harcamadan el koyan senyörün karısının, kızının üretime katılması söz konusu bile değildi. Bu nedenle feodal toplumdaki kadını, tüm sınıflı toplumlarda olduğu gibi, kendi sınıfsal konumuna göre ele almak gerekmektedir.”[2]
“Feodalizmin ilk döneminde, Roma Hukuku evlenmeyi özendirici bir tutum içindeydi.”[3] Bunun nedeni artı emek ihtiyacıdır. Burada da feodal beylerin otoritesi görülmektedir. Yanında çalışanların evlenip evlenmeyeceklerine karar veren topraklarla beraber insanlara da sahip olan feodal beylerdir.
“Roma hukukunda yer alan jus primae noctis ( ilk gece hakkı ) bu dönemde hala geçerliydi. Topraklarında yaşayan bir serfin kızı evleneceğinde, kızın bekareti senyöre aitti. Senyör topraklarında yaşayan erkek serfleri ekonomik bakımdan sömürürken, kadın sefleri hem ekonomik hem de cinsel bakımdan sömürmekteydi.”[4]
Toplumsal dönemlerde rolleri değişen ve gittikçe belirginleşmeye başlayan kadın hukuk sahipliğini mallarıyla birlikte erkeğe teslim etmek zorunda kalmıştır. Toplumların kadınlara bakışını etkileyen pek çok faktörden birisi de dinlerdir. Çalışmanın devamında dinlerin kadına nasıl baktığı kutsal metinler kullanılarak işlenecektir.
[1] Füsun Tayanç & Tunç Tayanç, a.g.e sy:32
[2] Füsun Tayanç & Tunç Tayanç, a.g.e., sy:56 - 57
[3] Füsun Tayanç & Tunç Tayanç, a.g.e., sy:58
[4] Füsun Tayanç & Tunç Tayanç, a.g.e., sy:58
“Feodal toplumda tarıma dayalı üretim egemendir. Bu nedenle toprak başlıca üretim aracıdır. Toprağın mutlak sahibi kraldır;beyler kral adına büyük toprak parçalarını işletirler. Üretici olan aslında serftir;toprağı işler,tarım için gerekli üretim araçlarını yapar. Ancak işlediği toprak ve kullandığı üretim araçları üzerinde, bağımsız üretici olarak,yalnızca kullanma hakkına sahiptir, mülkiyet hakkına değil. Serfin ürettiği ürün üç bölüme ayrılabilir. Birincisi, senyörün el koyduğu ürün yani artı üründür. İkincisi, serfin kendisinin ve ailesinin yaşamını sürdürmesi için gerekli olan bölüm; üçüncüsü de yaşaması için gerekli asgarinin üstünde ürettiği ürün. Serf, gerek artı ürünü, gerek gerekli ürünü sağlayabilmek için ailesiyle birlikte çalışmak zorundaydı. Bu da köylü kadının da üretime katılmasını zorunlu kılmaktaydı. Oysa artı ürüne emek harcamadan el koyan senyörün karısının, kızının üretime katılması söz konusu bile değildi. Bu nedenle feodal toplumdaki kadını, tüm sınıflı toplumlarda olduğu gibi, kendi sınıfsal konumuna göre ele almak gerekmektedir.”[2]
“Feodalizmin ilk döneminde, Roma Hukuku evlenmeyi özendirici bir tutum içindeydi.”[3] Bunun nedeni artı emek ihtiyacıdır. Burada da feodal beylerin otoritesi görülmektedir. Yanında çalışanların evlenip evlenmeyeceklerine karar veren topraklarla beraber insanlara da sahip olan feodal beylerdir.
“Roma hukukunda yer alan jus primae noctis ( ilk gece hakkı ) bu dönemde hala geçerliydi. Topraklarında yaşayan bir serfin kızı evleneceğinde, kızın bekareti senyöre aitti. Senyör topraklarında yaşayan erkek serfleri ekonomik bakımdan sömürürken, kadın sefleri hem ekonomik hem de cinsel bakımdan sömürmekteydi.”[4]
Toplumsal dönemlerde rolleri değişen ve gittikçe belirginleşmeye başlayan kadın hukuk sahipliğini mallarıyla birlikte erkeğe teslim etmek zorunda kalmıştır. Toplumların kadınlara bakışını etkileyen pek çok faktörden birisi de dinlerdir. Çalışmanın devamında dinlerin kadına nasıl baktığı kutsal metinler kullanılarak işlenecektir.
[1] Füsun Tayanç & Tunç Tayanç, a.g.e sy:32
[2] Füsun Tayanç & Tunç Tayanç, a.g.e., sy:56 - 57
[3] Füsun Tayanç & Tunç Tayanç, a.g.e., sy:58
[4] Füsun Tayanç & Tunç Tayanç, a.g.e., sy:58
MİTOLOJİDE KADIN
“Kadının toplumdaki gizli güçleri doğum gizinden kaynaklanmaktaydı. İlk dönemlerde erkeğin doğumdaki etkinliğinin bilinmemesi kadınların gizil güçlerinin olduğuna olan inancı arttırmakta, kadın mitlere konu olmakta, tanrıça kabul edilmekteydi.”[1]
“Mitolojinin erkeklerin bakış açısına göre yazıldığı ve söylendiği açık bir gerçektir.Hemen hemen bütün mitlerde kadınlar ikinci sınıf insan olarak ele alınır.Onlar yaratılışa sonradan katılmış kişilerdir.Öyle ki zaman zaman daha da ileri gidilip aşağılık ve kötü tip olarak nitelenirler.”
“Ana tanrıçalar hemen hemen dünyanın her yerinde hem yaşam veren hem de yaşam alan varlıklardır.Onlar toprağın canlı örnekleridir.Bitki ve hayvanların koruyucusudur.Aşkı,evliliği ve analığı simgelerler.Tanrıçalar bu özelliklerin ya tümünü ya da bir kaçını temsil ederler.Nitekim Hindistan’da Kali,Sümer’de İnanna,Babil’de İştar,Filistin’de Astarte,Yunan’da Aphrodite,Demeter ve Artemis,Roma’da Kybele ve Venüs,Mısır’da İsis böyledir.” [2]
Erkeğin gebelikteki rolünün tarih içinde keşfedilmeye başlanmasıyla kadın toplum üzerindeki etkinliğini kaybetmekte; değişen toplumsal yapıyla birlikte üstünlüğün erkeğe geçişine göz yummak zorunda kalmaktadır. Toplumsal değişmeyle birlikte kadını ezen sadece üretim güçlerinin sahipleri değil; büyük kitlelere kendini kabul ettiren dinler de kadına gereken önemi vermemişlerdir. 3 büyük dinde kadınlarla ilgili çeşitli hükümler vardır ve bu hükümler ataerkiyi destekler niteliktedir.
“Eski Yunanlılar, kadınların çocuk doğurma yetilerinin onlar ile Doğa’nın bereketi arasında bir bağlantı kurduğunu düşünmüşlerdir.”[3]
Pisagor’un İ.Ö 6. yy’da düzenlediği karşıtlar tablosunda kadınlık, açık bir biçimde, sınırlanmışlığın –tam ve açık olarak belirlenmişin- karşıtı olarak alınan sınırlanmamış olanla –muğlak ve belirsiz olanla- ilişkilendirilmiştir. Erkeklik, etkin, belirlenmiş formla, kadınlık da edilgen, belirlenmemiş maddeyle aynı safta yer alır. Bu eşleştirme için gereken uygun ortam, Yunanlılar’ın insanın üremesine ilişkin geleneksel anlayışınca hazırlanır; bu anlayışa göre baba, biçimlendirici ilkeyi sağlayandır, üremenin gerçek nedensel gücüdür; buna karşılık anne, sadece bu biçimi (formu) veya belirlenmiş olanı kabul eden maddeyi sağlayan ve babanın ürünü olan şeyi besleyendir.[4]
“Platon’un Timaeus’te aktardığı mitolojide, yüce kozmik akıl kavramıyla ilişkili olarak yapılmış bir cinsiyet ayrımı imasına rastlanır. Evrendeki Akıl ve düzenin yansımasının kadın ruhunda, erkek ruhundaki kadar ne olmadığı varsayılır. Kadınların ruhları, Akıl’dan yoksun erkeklerin günahkâr ruhlarından doğar; bu nedenle de ruha rasyonel olmayan öğelerin karışması, kadınlarda daha sık görülen bir durumdur.”[5]
[1] Hatice Akdoğan, a.g.e, sy. 19
[2] http://www.ogretmenforum.net/mitoloji_nedirdunya_mitolojisine_genel_bakist8835.0.html;msg71387#msg71387 ( online 07.01.2009 )
[3] Genevieve Lloyd, “ Batı Felsefesinde Erkek ve Kadın” , Çev: Muttalip Özcan, Ayrıntı Yayınları, 1996, sy.22
[4] Genevieve Lloyd, a.g.e, sy: 28 – 32
[5] Genevieve Lloyd, a.g.e, sy: 29
“Mitolojinin erkeklerin bakış açısına göre yazıldığı ve söylendiği açık bir gerçektir.Hemen hemen bütün mitlerde kadınlar ikinci sınıf insan olarak ele alınır.Onlar yaratılışa sonradan katılmış kişilerdir.Öyle ki zaman zaman daha da ileri gidilip aşağılık ve kötü tip olarak nitelenirler.”
“Ana tanrıçalar hemen hemen dünyanın her yerinde hem yaşam veren hem de yaşam alan varlıklardır.Onlar toprağın canlı örnekleridir.Bitki ve hayvanların koruyucusudur.Aşkı,evliliği ve analığı simgelerler.Tanrıçalar bu özelliklerin ya tümünü ya da bir kaçını temsil ederler.Nitekim Hindistan’da Kali,Sümer’de İnanna,Babil’de İştar,Filistin’de Astarte,Yunan’da Aphrodite,Demeter ve Artemis,Roma’da Kybele ve Venüs,Mısır’da İsis böyledir.” [2]
Erkeğin gebelikteki rolünün tarih içinde keşfedilmeye başlanmasıyla kadın toplum üzerindeki etkinliğini kaybetmekte; değişen toplumsal yapıyla birlikte üstünlüğün erkeğe geçişine göz yummak zorunda kalmaktadır. Toplumsal değişmeyle birlikte kadını ezen sadece üretim güçlerinin sahipleri değil; büyük kitlelere kendini kabul ettiren dinler de kadına gereken önemi vermemişlerdir. 3 büyük dinde kadınlarla ilgili çeşitli hükümler vardır ve bu hükümler ataerkiyi destekler niteliktedir.
“Eski Yunanlılar, kadınların çocuk doğurma yetilerinin onlar ile Doğa’nın bereketi arasında bir bağlantı kurduğunu düşünmüşlerdir.”[3]
Pisagor’un İ.Ö 6. yy’da düzenlediği karşıtlar tablosunda kadınlık, açık bir biçimde, sınırlanmışlığın –tam ve açık olarak belirlenmişin- karşıtı olarak alınan sınırlanmamış olanla –muğlak ve belirsiz olanla- ilişkilendirilmiştir. Erkeklik, etkin, belirlenmiş formla, kadınlık da edilgen, belirlenmemiş maddeyle aynı safta yer alır. Bu eşleştirme için gereken uygun ortam, Yunanlılar’ın insanın üremesine ilişkin geleneksel anlayışınca hazırlanır; bu anlayışa göre baba, biçimlendirici ilkeyi sağlayandır, üremenin gerçek nedensel gücüdür; buna karşılık anne, sadece bu biçimi (formu) veya belirlenmiş olanı kabul eden maddeyi sağlayan ve babanın ürünü olan şeyi besleyendir.[4]
“Platon’un Timaeus’te aktardığı mitolojide, yüce kozmik akıl kavramıyla ilişkili olarak yapılmış bir cinsiyet ayrımı imasına rastlanır. Evrendeki Akıl ve düzenin yansımasının kadın ruhunda, erkek ruhundaki kadar ne olmadığı varsayılır. Kadınların ruhları, Akıl’dan yoksun erkeklerin günahkâr ruhlarından doğar; bu nedenle de ruha rasyonel olmayan öğelerin karışması, kadınlarda daha sık görülen bir durumdur.”[5]
[1] Hatice Akdoğan, a.g.e, sy. 19
[2] http://www.ogretmenforum.net/mitoloji_nedirdunya_mitolojisine_genel_bakist8835.0.html;msg71387#msg71387 ( online 07.01.2009 )
[3] Genevieve Lloyd, “ Batı Felsefesinde Erkek ve Kadın” , Çev: Muttalip Özcan, Ayrıntı Yayınları, 1996, sy.22
[4] Genevieve Lloyd, a.g.e, sy: 28 – 32
[5] Genevieve Lloyd, a.g.e, sy: 29
YAHUDİ DİNİNİN KADINLARA BAKIŞI
Yahudilikte kadın anlayışı ataerkil yapıya uygundur. Kadın yasak meyveyi yemesi ve eşine yedirmesi sebebiyle emre itaatsizliği yüzünden cezaya çarptırılmıştır. Cezasını, zahmet ve gebeliğinin daha da çoğaltılmasıyla, ağrı ve sancı ile evlat doğurması, arzusunun kocasına karşı olması, kocasının kendisine hakim olmasıyla çekeceğini bildirmiştir. Kadının birinci vazifesi çocuk doğurmak, yuvaya bakmaktır. Kadın din görevlisi olamaz. Kadınlar cemaatte sayılmaz ve cemaatte ibadete iştirak edemez. Sadece uzaktan seyredebilirler. Cenaze merasimlerine katılamazlar. Kadın kocasında, erkek kardeşi varsa babasından mirasçı olamaz. Başını örtmesi gerekir. Başı açık kadının bulunduğu evde kutsal metinler okunamaz. Yabancıyla aynı sofrada oturamaz. Ayrıca kadınlar geveze, açgözlü, kıskanç, kavgacı, güvenilmez ve baştan çıkartıcı gibi sıfatlarla yerilir. Talmud döneminde kadınlara şefkat ve merhametle muamele edilmiş ancak öğrenim kapıları açılmamıştır.[1]
"Ve Tanrı Adam'ı (Adem) yarattı ve Adam ayağa kalkıp etrafına baktı ve Rab şarka doğru Aden'de bir bahçe dikti.Ve yaptığı Adam'ı oraya koydu.Ve Rab bahçenin ortasında hayat ağacını,iyiliği ve kötülüğü bilme ağacını yerden bitirdi.Ve Rab Adam'ı aldı;baksın ve onu korusun diye Aden bahçesine koydu. Ve emredip dedi ki,'Bahçenin her ağacından istediğin gibi ye;fakat iyilik ve kötülüğü bilme ağacından yemeyeceksin. Çünkü ondan yediğin günde mutlaka öleceksin.'
Ve Rab dedi,'Adam'ın yalnız olması iyi değildir.' Ve Rab her kır hayvanını topraktan yarattı: fakat Adam için uygun yardımcı bulunmadı. Ve Rab Adam'ın kaburga kemiklerinden birini aldı ve her yerini etle kavradı.Havva'yı yaptı ve o'nu Adam'a getirdi. Ve Havva şeytana uyarak yasak meyveyi (iyilik ve kötülük bilme ağacının meyvesi) koparıp Adam'ı kandırarak yediler ve ilk defa çıplaklıklarının farkına vardılar. Ve Rab onları cennetinden kovdu." [2]
Tevrat'ta yaratılış bu şekilde anlatılmaktadır.İlk yaratılan canlı Adem'dir, yani erkektir. Tanrı Adem kendisini yalnız hissetmesin ve kendisini eğlendirsin diye yeryüzündeki tüm canlılardan sonra en son çare olarak Havva'yı,yani kadını yaratmıştır.Kadın Tanrının yarattığı canlılar içerisinde En sonuncusudur.[3] Yahudilik ile başlayan ve diğer dinlerde de devam eden bu anlayış,kadına erkeğin istemlerini ve ihtiyaçlarını karşılamak için yeryüzüne gelmiş canlı vasfını yüklemiştir.Kadın erkek için vardır ve erkeğe yararlı olduğu sürece değerlidir.
“Aşağıdaki diyalog İbrani mitolojisine göre, Adam ile ilk eşi Lilith arasında geçer: “Tanrı ilk insanı yarattığında şöyle konuştu: ‘Erkeğin yalnız olması iyi bir şey değil.’ Ve ona topraktan bir eş yarattı adı Lilith olan. Kısa süre sonra birbirleriyle kavga etmeye başladılar.
Lilith :Ben senin altında yatmak istemiyorum.Adam : Ben senin altında değil üstünde yatmak istiyorum; çünkü sen altta kalan olmayı hak ediyorsun ve ben üstün olmayı hak ediyorum.Lilith : İkimiz de eşitiz; çünkü ikimizde topraktan yaratıldık.(Ve her ikisi de birbirlerini anlamayı reddettiler.)Adam : Dünyanın tanrısı, bana verdiğin kadın benden kaçtı.(Tanrı, Lilith’in peşinden meleklerini gönderir ve Adam’a şöyle seslenir.)Tanrı : Geri dönmek istediği takdirde, tamam; şayet istemezse her gün yüz oğlunun ölümüne şahit olmayı göze almalıdır.” [4]
Yahudi toplumunda genel anlayışa göre, kadının aklı günah ve rezalete teşvik edeci bir unsurdur. Kadın hep eksiktir ve onu eksik kılan aklıdır. Kadın ancak evlendiği zaman eksiksiz hale gelmektedir; çünkü eşi, yani erkek, onun aklı olmaktadır. Ancak evlilikle tamamlanan ve onlara göre insanlaşan kadın toplumda anne statüsünde ise saygı görmektedir. Yahudilikte ananın da baba kadar saygı göremeye hakkı olduğu kabul edilir.Tek tanrılı dinler arasında kadını sosyal alandan ve toplumsal faaliyetlerden en fazla soyutlayan, ona belli sınırlar çizerek yaşam alanını daraltan Yahudilik dinin de, böylece kadın aile kurumu içerisine hapsedilmekte, başka hiçbir alanda söz sahibi olamamakta ve saygı görememektedir.
Kadının toplumda sahip olduğu konumdan kaynaklanan görevi sadece ev içerisinde kalmaktır. Yahudi kadını ev işlerini en iyi şekilde yapmak, çocuklarına bakmak ve kocasının ihtiyaçlarını karşılamak, her anlamda onu tatmin etmek zorundadır.Ancak bunları yapabildiği sürece o bir insandır. Tevrat'ta evlilik, boşanma ve mirasa ilişkin kurallar tümü ile erkeklerin lehinedir. Yahudilikte evlilik kurumu çok kutsaldır. Evlilik bir Tanrı buyruğudur. Bu evlilik kurumunda da erkek egemenliği ön plandadır. Kurumda söz sahibi olan kişi babadır. Çocuklar baba soyundan gelmektedir.En doğal hak olan çocuğa ad koyma hakkı dahi anneden esirgenmiştir. Çocuğa ancak babası ad koyabilmektedir. Toplumsal yaşayışta poligami egemendir. Erkeğin aynı anda birden çok eşi olabilmektedir. Fakat kadının böyle bir olanağı yoktur.
Tevrat boşanma hakkını da yalnızca kocaya tanımıştır. Kadının böyle bir hakkı yoktur. Erkek gerektiğinde Tevratın bildirdiği koşullar altında karısını boşayabilmekte, kadın ise hangi koşullar altında olursa olsun boşanma hakkını kullanamamaktadır.Ayrıca Tevrat'ta belirtilen boşanma koşulları da objektif olmaktan ziyade keyfi koşulardır. Kimi zaman erkeğin eşinden memnun olmaması boşanma için yeterlidir. Mirasta da öncelik erketedir: Tevrat'a göre; "Ölen bir kimsenin mirası oğluna kalır, ancak ölen kimsenin oğlu yok ise bıraktıkları kızına kalır." [5]
Yahudilik dininde kadının ne kadar değersiz olduğunun bir diğer göstergesi de ON EMİR arasında 'tecavüz etme' hükmünün bulunmamasıdır. Bir Yahudinin yapması ve yapmaması gereken on davranış arasına böyle bir yasağın konulmaması tecavüzün dinen yeterince mahkum edilmediğinin ve bunu yapmanın caydırıcı cezalarla engellenmediğini göstermektedir. Bu On Emir'de zina etmek, komşunun karısına göz dikmek yasaklanmış ama bir kadının kişiliğine, bedenine ve değerlerine yapılabilecek en aşağılık saldırı olan tecavüzün yasaklanmasına yer verilmemiştir. Üstelik bu toplumda tecavüze uğrayan evli kadın tecavüz eden erkek ile aynı derecede suçlu sayılarak, recmedilerek (taşlanarak) öldürülmektedir. Eğer erkek bir bakireye tecavüz etmiş ve bu olay kent duvarları içinde gerçekleşmiş ise o zaman kız da erkekle birlikte recmedilerek öldürülür.Bu cezanın gerekçesi de,'Kızın tecavüze izin verdiği, tecavüzü istemeyen kadının bağırarak bunu duyurabileceği ve böylece defedebileceği' şeklinde ifade edilmektedir. Yahudiliğin ilk dönemlerinde kadın dinsel alanda yer alırken erkeklerle aynı yerde ibadet ederken, daha sonra bu alandan soyutlanmıştır. Erkek kendi gücünün farkına vararak kadını her anlamda ve her alanda yaşamın gerçekliklerinden dışlayarak tek boyuta sığdırmayı, o alanda yaşatmayı bir görev bilmiştir.
"Beni Kadın Yaratmayan Tanrı'ya Şükürler Olsun." Her Yahudi erkek akşam yatarken büyük bir şükran duygusu ile Tanrıya kendisini kadın yaratmadığı için teşekkür eder.
Kadının bu derece değersizleştirilip, ayaklar altına alınması tek tanrılı dinlerin ilki olan Yahudilikle başlayıp bu dinden sonra gelen tüm dinlerde de hakim olan bir anlayış haline gelmiştir. Kadın bu dönemde ve diğer dönemlerde farklı kalıplar içerisine sokularak bazen şeytan nitelendirmesine layık görüldü, bazen de yılanla eşdeğerde tutularak toplumdan soyutlandı. Kadının kimi zaman bedeni kimi zaman beyni hapsedildi. Kadının tarihi hapsedilmenin ve eziyetin tarihi oldu. Artık utancın adıydı kadın olmak. Kadın bedeniyle, ruhuyla, adıyla utancın kaynağıydı. Kadın sistem içerisinde bir meta, alınıp satılan, erkeğin istemlerine cevap olan, bu anlamların dışına çıkamayan bir varlık olarak tarihten günümüze kadar böyle yaşamaya mahkum edilmiştir. Erkek zihniyeti kafasında yarattığı bu kadın bakış açısıyla kadına bir yaşam alanı ve sınırları oluşturmuş ve bunu kadına dayatmıştır. Tarihe baktığımızda ise bunda başarılı olduğunu görebiliyoruz. Günümüzde hala Yahudi toplumunda Kadın Özgürlük Hareketlerinin etkisiyle, kadının toplumdaki konumu bu kadar "aşağı" olmamakla beraber, anlayışın temelinde yine bu mantık yatmaktadır. Kadına toplumsal hayatta birtakım sözde özgürlükler verilmesine rağmen, toplumun kadına bakış açısı hala aynıdır. Kadın hala eksiktir ve erkek için yaratılandır.
[1] Ayşe Böhürler & Aslıhan Eker, a.g.e, sy: 120 – 136
[2] Tevrat 1. Ayet
[3] Aksu Bora’nın Toplumsal Cinsiyet ve Medya Atölyesi kapsamında 30.06.2008 tarihinde gerçekleşen “Kadınların Toplumsal Tarihine Bakış” seminerinin notlarından alınmıştır.
[4] Vera Zingsem’den aktaran Merih Nergis, “Mitolojide kadın Evcilleşmeyen Sayrılıktır”, Aktüel Bakış Dergisi, Temmuz – Ağustos – Eylül 2003 sy. 41
[5] Aksu Bora’nın Toplumsal Cinsiyet ve Medya Atölyesi kapsamında 30.06.2008 tarihinde gerçekleşen “Kadınların Toplumsal Tarihine Bakış” seminerinin notlarından alınmıştır.
"Ve Tanrı Adam'ı (Adem) yarattı ve Adam ayağa kalkıp etrafına baktı ve Rab şarka doğru Aden'de bir bahçe dikti.Ve yaptığı Adam'ı oraya koydu.Ve Rab bahçenin ortasında hayat ağacını,iyiliği ve kötülüğü bilme ağacını yerden bitirdi.Ve Rab Adam'ı aldı;baksın ve onu korusun diye Aden bahçesine koydu. Ve emredip dedi ki,'Bahçenin her ağacından istediğin gibi ye;fakat iyilik ve kötülüğü bilme ağacından yemeyeceksin. Çünkü ondan yediğin günde mutlaka öleceksin.'
Ve Rab dedi,'Adam'ın yalnız olması iyi değildir.' Ve Rab her kır hayvanını topraktan yarattı: fakat Adam için uygun yardımcı bulunmadı. Ve Rab Adam'ın kaburga kemiklerinden birini aldı ve her yerini etle kavradı.Havva'yı yaptı ve o'nu Adam'a getirdi. Ve Havva şeytana uyarak yasak meyveyi (iyilik ve kötülük bilme ağacının meyvesi) koparıp Adam'ı kandırarak yediler ve ilk defa çıplaklıklarının farkına vardılar. Ve Rab onları cennetinden kovdu." [2]
Tevrat'ta yaratılış bu şekilde anlatılmaktadır.İlk yaratılan canlı Adem'dir, yani erkektir. Tanrı Adem kendisini yalnız hissetmesin ve kendisini eğlendirsin diye yeryüzündeki tüm canlılardan sonra en son çare olarak Havva'yı,yani kadını yaratmıştır.Kadın Tanrının yarattığı canlılar içerisinde En sonuncusudur.[3] Yahudilik ile başlayan ve diğer dinlerde de devam eden bu anlayış,kadına erkeğin istemlerini ve ihtiyaçlarını karşılamak için yeryüzüne gelmiş canlı vasfını yüklemiştir.Kadın erkek için vardır ve erkeğe yararlı olduğu sürece değerlidir.
“Aşağıdaki diyalog İbrani mitolojisine göre, Adam ile ilk eşi Lilith arasında geçer: “Tanrı ilk insanı yarattığında şöyle konuştu: ‘Erkeğin yalnız olması iyi bir şey değil.’ Ve ona topraktan bir eş yarattı adı Lilith olan. Kısa süre sonra birbirleriyle kavga etmeye başladılar.
Lilith :Ben senin altında yatmak istemiyorum.Adam : Ben senin altında değil üstünde yatmak istiyorum; çünkü sen altta kalan olmayı hak ediyorsun ve ben üstün olmayı hak ediyorum.Lilith : İkimiz de eşitiz; çünkü ikimizde topraktan yaratıldık.(Ve her ikisi de birbirlerini anlamayı reddettiler.)Adam : Dünyanın tanrısı, bana verdiğin kadın benden kaçtı.(Tanrı, Lilith’in peşinden meleklerini gönderir ve Adam’a şöyle seslenir.)Tanrı : Geri dönmek istediği takdirde, tamam; şayet istemezse her gün yüz oğlunun ölümüne şahit olmayı göze almalıdır.” [4]
Yahudi toplumunda genel anlayışa göre, kadının aklı günah ve rezalete teşvik edeci bir unsurdur. Kadın hep eksiktir ve onu eksik kılan aklıdır. Kadın ancak evlendiği zaman eksiksiz hale gelmektedir; çünkü eşi, yani erkek, onun aklı olmaktadır. Ancak evlilikle tamamlanan ve onlara göre insanlaşan kadın toplumda anne statüsünde ise saygı görmektedir. Yahudilikte ananın da baba kadar saygı göremeye hakkı olduğu kabul edilir.Tek tanrılı dinler arasında kadını sosyal alandan ve toplumsal faaliyetlerden en fazla soyutlayan, ona belli sınırlar çizerek yaşam alanını daraltan Yahudilik dinin de, böylece kadın aile kurumu içerisine hapsedilmekte, başka hiçbir alanda söz sahibi olamamakta ve saygı görememektedir.
Kadının toplumda sahip olduğu konumdan kaynaklanan görevi sadece ev içerisinde kalmaktır. Yahudi kadını ev işlerini en iyi şekilde yapmak, çocuklarına bakmak ve kocasının ihtiyaçlarını karşılamak, her anlamda onu tatmin etmek zorundadır.Ancak bunları yapabildiği sürece o bir insandır. Tevrat'ta evlilik, boşanma ve mirasa ilişkin kurallar tümü ile erkeklerin lehinedir. Yahudilikte evlilik kurumu çok kutsaldır. Evlilik bir Tanrı buyruğudur. Bu evlilik kurumunda da erkek egemenliği ön plandadır. Kurumda söz sahibi olan kişi babadır. Çocuklar baba soyundan gelmektedir.En doğal hak olan çocuğa ad koyma hakkı dahi anneden esirgenmiştir. Çocuğa ancak babası ad koyabilmektedir. Toplumsal yaşayışta poligami egemendir. Erkeğin aynı anda birden çok eşi olabilmektedir. Fakat kadının böyle bir olanağı yoktur.
Tevrat boşanma hakkını da yalnızca kocaya tanımıştır. Kadının böyle bir hakkı yoktur. Erkek gerektiğinde Tevratın bildirdiği koşullar altında karısını boşayabilmekte, kadın ise hangi koşullar altında olursa olsun boşanma hakkını kullanamamaktadır.Ayrıca Tevrat'ta belirtilen boşanma koşulları da objektif olmaktan ziyade keyfi koşulardır. Kimi zaman erkeğin eşinden memnun olmaması boşanma için yeterlidir. Mirasta da öncelik erketedir: Tevrat'a göre; "Ölen bir kimsenin mirası oğluna kalır, ancak ölen kimsenin oğlu yok ise bıraktıkları kızına kalır." [5]
Yahudilik dininde kadının ne kadar değersiz olduğunun bir diğer göstergesi de ON EMİR arasında 'tecavüz etme' hükmünün bulunmamasıdır. Bir Yahudinin yapması ve yapmaması gereken on davranış arasına böyle bir yasağın konulmaması tecavüzün dinen yeterince mahkum edilmediğinin ve bunu yapmanın caydırıcı cezalarla engellenmediğini göstermektedir. Bu On Emir'de zina etmek, komşunun karısına göz dikmek yasaklanmış ama bir kadının kişiliğine, bedenine ve değerlerine yapılabilecek en aşağılık saldırı olan tecavüzün yasaklanmasına yer verilmemiştir. Üstelik bu toplumda tecavüze uğrayan evli kadın tecavüz eden erkek ile aynı derecede suçlu sayılarak, recmedilerek (taşlanarak) öldürülmektedir. Eğer erkek bir bakireye tecavüz etmiş ve bu olay kent duvarları içinde gerçekleşmiş ise o zaman kız da erkekle birlikte recmedilerek öldürülür.Bu cezanın gerekçesi de,'Kızın tecavüze izin verdiği, tecavüzü istemeyen kadının bağırarak bunu duyurabileceği ve böylece defedebileceği' şeklinde ifade edilmektedir. Yahudiliğin ilk dönemlerinde kadın dinsel alanda yer alırken erkeklerle aynı yerde ibadet ederken, daha sonra bu alandan soyutlanmıştır. Erkek kendi gücünün farkına vararak kadını her anlamda ve her alanda yaşamın gerçekliklerinden dışlayarak tek boyuta sığdırmayı, o alanda yaşatmayı bir görev bilmiştir.
"Beni Kadın Yaratmayan Tanrı'ya Şükürler Olsun." Her Yahudi erkek akşam yatarken büyük bir şükran duygusu ile Tanrıya kendisini kadın yaratmadığı için teşekkür eder.
Kadının bu derece değersizleştirilip, ayaklar altına alınması tek tanrılı dinlerin ilki olan Yahudilikle başlayıp bu dinden sonra gelen tüm dinlerde de hakim olan bir anlayış haline gelmiştir. Kadın bu dönemde ve diğer dönemlerde farklı kalıplar içerisine sokularak bazen şeytan nitelendirmesine layık görüldü, bazen de yılanla eşdeğerde tutularak toplumdan soyutlandı. Kadının kimi zaman bedeni kimi zaman beyni hapsedildi. Kadının tarihi hapsedilmenin ve eziyetin tarihi oldu. Artık utancın adıydı kadın olmak. Kadın bedeniyle, ruhuyla, adıyla utancın kaynağıydı. Kadın sistem içerisinde bir meta, alınıp satılan, erkeğin istemlerine cevap olan, bu anlamların dışına çıkamayan bir varlık olarak tarihten günümüze kadar böyle yaşamaya mahkum edilmiştir. Erkek zihniyeti kafasında yarattığı bu kadın bakış açısıyla kadına bir yaşam alanı ve sınırları oluşturmuş ve bunu kadına dayatmıştır. Tarihe baktığımızda ise bunda başarılı olduğunu görebiliyoruz. Günümüzde hala Yahudi toplumunda Kadın Özgürlük Hareketlerinin etkisiyle, kadının toplumdaki konumu bu kadar "aşağı" olmamakla beraber, anlayışın temelinde yine bu mantık yatmaktadır. Kadına toplumsal hayatta birtakım sözde özgürlükler verilmesine rağmen, toplumun kadına bakış açısı hala aynıdır. Kadın hala eksiktir ve erkek için yaratılandır.
[1] Ayşe Böhürler & Aslıhan Eker, a.g.e, sy: 120 – 136
[2] Tevrat 1. Ayet
[3] Aksu Bora’nın Toplumsal Cinsiyet ve Medya Atölyesi kapsamında 30.06.2008 tarihinde gerçekleşen “Kadınların Toplumsal Tarihine Bakış” seminerinin notlarından alınmıştır.
[4] Vera Zingsem’den aktaran Merih Nergis, “Mitolojide kadın Evcilleşmeyen Sayrılıktır”, Aktüel Bakış Dergisi, Temmuz – Ağustos – Eylül 2003 sy. 41
[5] Aksu Bora’nın Toplumsal Cinsiyet ve Medya Atölyesi kapsamında 30.06.2008 tarihinde gerçekleşen “Kadınların Toplumsal Tarihine Bakış” seminerinin notlarından alınmıştır.
HRİSTİYANLIĞIN KADINA BAKIŞI
Hristiyanlığın kutsal kitabı şöyle başlar “Başlangıçta Tanrı Gökleri ve yeri yarattı” [1] Bunun devamında Tanrı'nın dünyayı ve insanı yaratışı anlatılır. Şaşırtıcı olan şey Tanrı'nın insanı yaratırken onu kendi benzeyişinde yaratmasıdır. Bu benzeyiş sadece Adem için geçerli değildir. Kadında Tanrı'nın benzeyişinde yaratılmıştır.
Tanrı dünyayı ve sonra Adem’i yaratır.“Tanrı. ‘İnsanı kendi suretimizde kendimize benzer yaratalım’ dedi.... Tanrı insanı kendi suretinde yarattı.Böylece insan Tanrı suretinde yaratılmış oldu. İnsanları erkek ve dişi olarak yarattı.” [2]
İnsanın yaratılışının ayrıntılarını daha sonraki ayetlerde okuyoruz
“Rab Tanrı Adem’i topraktan yarattı ve burnuna yaşam soluğun üfledi. Böylece Adem yaşayan bir varlık oldu.”
“Sonra ‘Adem’in yalnız olması iyi değil” dedi. ‘Ona uygun bir yardımcı yaratacağım” (yardımcı sözcüğünü sonrada açıklayacağım) “Rab Tanrı Adem’e derin bir uyku verdi. Adem uyurken Rab Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapadı. Adem’den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Adem’e getirdi. Adem, “işte bu benim kemiklerimden alınmış kemik, Etimden alınmış ettir” dedi. Ona “Kadın” denilecek, Çünkü o adamdan alındı. Bu nedenle adam annesini babasını bırakıp karısına bağlanacak. İkisi tek beden olacak.” [3]
Hıristiyan kültüründen kadın yasak meyveyi Adem’e yedirerek onu cennetten kovulmasına böylece insan neslinin günahkâr olmasına sebep olmuştur. Kadın yeryüzüne günahı getiren erkeği mahfeden, baştan çıkarandır. Kilise babaları evliliği zorunlu bir kötülük olarak görmüşlerdir. Onların kadınlarla ilgili sözleri adeta kadına karşı bir düşmanlık ve ağır hakaretler içerecek olumsuzlukları taşır. Katolik kilisesindeki nikah töreninde okunan dua şöyledir: “Günahla düşmüşüm annemin karnına
Günah işlemiş annem bana gebe kalırken”
denilmesi Hz. Havva’nın yasak meyveyi yemesi ve yedirmeye sebep olan olayın ürünüdür.
Büyük bir önem taşıyan "ilk Günah" Hıristiyanlık dininin sahip olduğu kadına bakış açısının da temelini oluşturmaktadır. Adem ile Havva'nın yasak meyveyi yemeleri sonucu ilk suç işlenmiş sayıldı. Tanrı, yılan ile kadını birbirine düşman kıldı. Kadının gebelik süresi, doğum ağrıları, karı-koca ilişkisindeki baskı, ezme-ezilme durumları, insanın geçimini sağlamak için toprakla uğraşma, aşırı emek tüketme zorunluluğu, kıtlık, açlık, sıkıntı, geçim darlığı gibi pek çok olay, insanın alınyazısını Tanrının Adem-Havva çiftinin suç işlemelerine kızarak düzenlemiştir.
Bu İncil'de şu şekilde belirtilmiştir: “Fakat kadının öğretmesine ve erkeğe hakim olmasına izin vermem. Çünkü önce Adem, sonra Havva yaratıldı. Ve Adem aldanmadı, fakat kadın aldanarak suça düştü; fakat iman ve sevgi ve takdiste vekar ile dururlarsa çocuk doğurması ile kurtulacaktır.”
“İncil’de İsa Mesih’in kadına nasıl bir değer verdiğini okuyabiliriz;
“İsa Zeytin Dağına gitti. Ertesi sabah erkenden yine tapınağa döndü. Bütün halk O’nun yanına geliyordu. O da oturup onlara öğretmeye başladı. Din bilginleri ve Ferisiler zina ederken yakalanmış bir kadın getirdiler. Kadını orta yere çıkararak İsa’ya “Öğretmen bu kadın tam zina ederken yakalandı” dediler. “Musa Yasa’da bize böyle kadınların taşlanmasını buyurdu, sen ne dersin.?” Bunların İsa’yı denemek amacıyla söylüyorlardı. O’nu suçlayabilmek için bir neden arıyorlardı.
İsa eğilmiş parmağıyla toprağa yazı yazıyordu. Durmadan aynı soruyu sormaları üzerine doğruldu ve “İçinizde kim günahsızsa ilk taşı o atsın” dedi.
Sonra yine eğildi toprağa yazmaya başladı. Bunu işittikleri zaman başta yaşlılar olmak üzere birer birer dışarı çıkıp İsa’yı yalnız bıraktılar. Kadın ise orta yerde duruyordu. İsa doğrulup ona “Kadın nerede onlar? Hiçbiri seni yargılamadı mı? Diye sordu. Kadın “Hiçbiri efendim.” Dedi. İsa “Ben de seni yargılamıyorum” dedi. “Git artık bir daha günah işleme”[4]
[1] İncil; Yaratılış 1:1
[2] İncil; Yaratılış 1:26, 1:27
[3] İncil; Yaratılış 2:18, 2:21, 2:24
[4] İncil, Yuhanna 8:1, 8:11
Tanrı dünyayı ve sonra Adem’i yaratır.“Tanrı. ‘İnsanı kendi suretimizde kendimize benzer yaratalım’ dedi.... Tanrı insanı kendi suretinde yarattı.Böylece insan Tanrı suretinde yaratılmış oldu. İnsanları erkek ve dişi olarak yarattı.” [2]
İnsanın yaratılışının ayrıntılarını daha sonraki ayetlerde okuyoruz
“Rab Tanrı Adem’i topraktan yarattı ve burnuna yaşam soluğun üfledi. Böylece Adem yaşayan bir varlık oldu.”
“Sonra ‘Adem’in yalnız olması iyi değil” dedi. ‘Ona uygun bir yardımcı yaratacağım” (yardımcı sözcüğünü sonrada açıklayacağım) “Rab Tanrı Adem’e derin bir uyku verdi. Adem uyurken Rab Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapadı. Adem’den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Adem’e getirdi. Adem, “işte bu benim kemiklerimden alınmış kemik, Etimden alınmış ettir” dedi. Ona “Kadın” denilecek, Çünkü o adamdan alındı. Bu nedenle adam annesini babasını bırakıp karısına bağlanacak. İkisi tek beden olacak.” [3]
Hıristiyan kültüründen kadın yasak meyveyi Adem’e yedirerek onu cennetten kovulmasına böylece insan neslinin günahkâr olmasına sebep olmuştur. Kadın yeryüzüne günahı getiren erkeği mahfeden, baştan çıkarandır. Kilise babaları evliliği zorunlu bir kötülük olarak görmüşlerdir. Onların kadınlarla ilgili sözleri adeta kadına karşı bir düşmanlık ve ağır hakaretler içerecek olumsuzlukları taşır. Katolik kilisesindeki nikah töreninde okunan dua şöyledir: “Günahla düşmüşüm annemin karnına
Günah işlemiş annem bana gebe kalırken”
denilmesi Hz. Havva’nın yasak meyveyi yemesi ve yedirmeye sebep olan olayın ürünüdür.
Büyük bir önem taşıyan "ilk Günah" Hıristiyanlık dininin sahip olduğu kadına bakış açısının da temelini oluşturmaktadır. Adem ile Havva'nın yasak meyveyi yemeleri sonucu ilk suç işlenmiş sayıldı. Tanrı, yılan ile kadını birbirine düşman kıldı. Kadının gebelik süresi, doğum ağrıları, karı-koca ilişkisindeki baskı, ezme-ezilme durumları, insanın geçimini sağlamak için toprakla uğraşma, aşırı emek tüketme zorunluluğu, kıtlık, açlık, sıkıntı, geçim darlığı gibi pek çok olay, insanın alınyazısını Tanrının Adem-Havva çiftinin suç işlemelerine kızarak düzenlemiştir.
Bu İncil'de şu şekilde belirtilmiştir: “Fakat kadının öğretmesine ve erkeğe hakim olmasına izin vermem. Çünkü önce Adem, sonra Havva yaratıldı. Ve Adem aldanmadı, fakat kadın aldanarak suça düştü; fakat iman ve sevgi ve takdiste vekar ile dururlarsa çocuk doğurması ile kurtulacaktır.”
“İncil’de İsa Mesih’in kadına nasıl bir değer verdiğini okuyabiliriz;
“İsa Zeytin Dağına gitti. Ertesi sabah erkenden yine tapınağa döndü. Bütün halk O’nun yanına geliyordu. O da oturup onlara öğretmeye başladı. Din bilginleri ve Ferisiler zina ederken yakalanmış bir kadın getirdiler. Kadını orta yere çıkararak İsa’ya “Öğretmen bu kadın tam zina ederken yakalandı” dediler. “Musa Yasa’da bize böyle kadınların taşlanmasını buyurdu, sen ne dersin.?” Bunların İsa’yı denemek amacıyla söylüyorlardı. O’nu suçlayabilmek için bir neden arıyorlardı.
İsa eğilmiş parmağıyla toprağa yazı yazıyordu. Durmadan aynı soruyu sormaları üzerine doğruldu ve “İçinizde kim günahsızsa ilk taşı o atsın” dedi.
Sonra yine eğildi toprağa yazmaya başladı. Bunu işittikleri zaman başta yaşlılar olmak üzere birer birer dışarı çıkıp İsa’yı yalnız bıraktılar. Kadın ise orta yerde duruyordu. İsa doğrulup ona “Kadın nerede onlar? Hiçbiri seni yargılamadı mı? Diye sordu. Kadın “Hiçbiri efendim.” Dedi. İsa “Ben de seni yargılamıyorum” dedi. “Git artık bir daha günah işleme”[4]
[1] İncil; Yaratılış 1:1
[2] İncil; Yaratılış 1:26, 1:27
[3] İncil; Yaratılış 2:18, 2:21, 2:24
[4] İncil, Yuhanna 8:1, 8:11
İSLAM DİNİNDE KADIN
Tek Tanrılı dinlerin üçüncüsü olan İslamiyet’in kadına bakış açısının diğer tek tanrılı dinlerden çok farklı olduğunu söylemek mümkün değildir. İslamiyet öncesi Arap kadını, toplumun şerefle saydığı, siyasal ve sosyal haklarla donatıldığı bir varlıktı; kadın mal değil aksine hak sahibi durumundaydı. Erkeğini kendi seçer ve dilediği takdirde boş edebilirdi. Giyim ve kuşamda olduğu gibi dilediği işleri görmede (ticaret) serbestti.
“ Muhammed' in dayısı Abdü'l-Müttalib Haşim'in annesi Selma bint Amr, bu konuda verilecek nice örneklerden biridir ve cahiliye döneminde Arap kadının özgürlüğünü temsil eder. Selma öylesine şahsiyetine ve özgürlüğüne sahip bir kadın ki, evleneceği zaman kendi işlerinin kontrolünü kendi tutacağına ve dilediği zaman boşanacağına dair şartı; evlilik akdinin şartı kılardı.[1] Öte yandan "Müt'a evlilik" sistemi, İslamdan önce Arap kadınının özgürlüğünün bir başka örneğidir. Arap Lugatlarına göre "zevk evlenmesi" anlamına gelen bir tür evliliktir ki , belli bir süre boyunca birlikte yaşamak isteyen kadın ve erkek, hiçbir merasime gerek görmeden aralarında yapacakları bir anlaşma ile evlenebilirlerdi. Fakat İslamdan sonra Arap kadını kocasını seçme hakkını da yitirmiştir. Aynı şekilde "cahilliyye' de kocasını boşama hakkına sahip iken İslamdan sonra bu hakkından da yoksun kalmıştır.[2]
“Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç adet müddeti beklerler ve Allah'ın rahimlerinde yarattığı çocuğu saklamaları kendilerine helal olmaz; eğer Allah'a ve ahiret gününe imanları varsa. Kocaları barışmak istiyorsa, bu bekleme (iddet) müddeti içinde, (ric'î talakta) onları geri almağa (nikahlarında tutmağa) daha çok hak sahibidirler. Erkeklerin (meşru surette) kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da onlar üzerinde hakları vardır. Yalnız erkekler kadınlar üzerine (mihir ve nafaka bakımından) daha üstün bir dereceye sahiptirler. Allah izzet sahibidir, hikmet sahibidir” [3]
228. ayete göre kadının yaşamı tamamen erkeğin insiyatifine bırakılarak erkeğin seçimi doğrultusunda yönlendirilmektedir. Annenin kendi bedenindeki varlık eşler arasında birlikte karar verme hakkına değil de birebir erkeğe ait hak olarak değerlendirilmektedir. Kadının da erkek üzerinde hak sahibi olduğunu söyleyen Kur'an 228. ayet' inin son satırında yer aldığı gibi "Yalnız erkekler kadınlardan daha üstündür" demeden de edememiştir. İslam dünyası için Kur'an' ın en doğru ve tek kaynak olarak görülmesi her din bilgininin Kur'an'ı kendince yorumlamasına neden olmuştur. Hatta bilginliğin dışında okuma yazma bilmeyen bir köy imamının, kur'an'ı ne anlama geldiğini bilmediği Arapça dili şeklinde öğrenerek; kendi çıkarları doğrultusunda karısını, gelinini, kızını kısıtlamak amacıyla etrafa hurafeler şeklinde "kur'an'da böyle yazıyor" iddiası ile kadının erkeğin yanında öksürmesinin dahi günah olduğu gibi düşüncelerinin yayılmasına neden olmuştur.Bilimsel eğitimin günah olduğunun hurafesi ile de özellikle kız çocuklarının eğitimden uzaklaştırılmaları ve erkeğin hakimiyetini daha fazla ele geçirmesini doğurmuştur. Erkeğin kadını dilediği gibi yönlendirmesinden dolayı kadın, eğitimsizlikle birlikte kendi içerisinde yalnızlaşmaya başlamıştır. Bu yalnızlaşma sonucu kadın, kaderini tanrının yazmış olduğuna ve kocaya başkaldırmanın aslında Allah'a bir isyan olacağına inandırılmıştır. Örtünmenin tamamen çarşaflanma olarak algılanması kur'an'ın emri değil cahil anlayışın temsilciliğidir. Kur'an'da kadının müstehcen yerlerinin örtünmesi, cinselliğini ön plana çıkaracak hatlarının örtünmesinin söylenmesi esasen toplum tarafından rahatsızlık verecek bireylerden korunması amacıyla buyurulmuştur. Fakat yine ayetleri insanların kendince yorumlamasıyla, kadınlar korunmak dışında sandığa kapatılmak amacıyla elleri ve ayaklarının örtünmelerine ve hatta gözlerinin peçe ile kapatılmasına maruz bırakılmışlardır.
“Ey peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle (kendilerini baştan aşağı örten) elbiselerinden giyinip örtünsünler. İşte böyle giyinmeleri tanınıp da (ahlaksızlar tarafından) eziyet edilmemelerine daha elverişlidir.”[4]
Yukarıda yazılan ayetlerin aksine yanlış yorumlarla toplumda gericiliğe neden olmuştur. Fakat yanlış yorumlamaya bile gerek kalmadan bazı ayetlerde de direkt olarak kadını aşağılayıcı ibareler kullanılmıştır.
“Sana kadınların ay (adet) hallerini de soruyorlar. De ki: O; nefret edilen bir pisliktir. Bunun için hayız (adet) zamanında kadınlarınızdan ayrılın (cinsî münasebette bulunmayın) ve temizlenene kadar onlara yanaşmayın. Tam olarak temizlendikleri zaman, Allah'ın size emrettiği (meşru ve mubah) yerden onlara gidin (münasebette bulunun). Şüphesiz ki Allah 'çok tevbe edenleri de sever, pisliklerden pak olanları da sever”[5]
“Kadınlarınız, çocuk yetiştiren ekin tarlanızdır. O halde tohum ekilen tarlanıza (ön tarata), nasıl isterseniz öyle varın. Kendileriniz için ileriye hazırlık yapın, önceden iyi ameller gönderin. Allah'tan korkun ve muhakkak onun huzuruna varacağınızı bilin. Takva sahibi müminlere Cenneti müjdele.”[6]
222. ayette kadının regl döneminde, kadının bir pislik olduğundan, ve bu dönemi geçirene kadar kadının nefret edilen bir varlık olduğundan bahsedilir. Hayızlı (adet) olmaları nedeniyle kadınların "pislik" hitabına reva görülmektedirler. 223. ayette ise kadının bir insan olarak değil de sadece çocuk doğurduğunda ve onu yetiştirdiği takdirde önem kazanan bir varlık olarak değerlendirilir. Kadın bir tarla, erkeğe ait bir tarla, yani bir mal olarak, kadının iradesine, isteğine bakılmaksızın erkek tarafından dilendiği gibi kullanılabilir. Kadının erkeği istememek gibi bir tercih hakkı yokken erkek istediği zaman kadınla birlikte olabilmektedir.
Tek Tanrılı dinlerin karakteristik özelliği kadının toplumun en aşağı tabakası olarak görülmesidir. Kadının toplumsal yaşamda siyasal, kültürel ve ekonomik olarak herhangi bir varlık göstermesine izin verilmemesidir. Hristiyanlık dininin diğer tek tanrılı dinler olan Yahudilik ve İslamiyet ile kıyaslandığında kadına biraz daha "özgürlük" tanıdığı görülmektedir. Ancak bu özgürlüğün gerçek anlamda bir özgürlük olduğunu söylemek mümkün değildir. Hristiyanlık dininde de kadın belli kalıpların, belli rollerin içine sokulmaya çalışılmıştır. Kadına biçilen rol, erkekten üstün olmamama, bilgi edinme ve onu öğretme iddiasında bulunmamadır. En önemli görevine gelince çocuk doğurmak, erkeğe itaat etmektir.
21.yy’da da durum farklı değildir. Her ne kadar kadın hareketlerinin artmasıyla, kadın hakları konusunda çeşitli ilerlemeler görülse de toplumdaki geleneklerin kadının karanlık tarihinde hala çok büyük yeri vardır. Kadının erkekten daha aşağı ve değersiz olmasına neden olan aslında ilk baştan beri toplumun ta kendisidir. 21.yy. yaşadığımız yıllarda dinlerin kadınlar üzerindeki etkisi yavaş yavaş kırılmaktadır. 3 büyük dini benimseyenler artık dinlerin etkisinden kurtulmaya başlamakta ve kadına gereken önemi vermektedir. “Kadın kazanırsa baş kesmez” atasözü İslam ülkelerinin bazılarında hala geçerli olsa da bu ülkelerde hem dininin gereklerini yerine getirip hem de devlet kademesinden başlayarak toplumun önemli görevlerinde kadınları görmek mümkün ve bu eskisi kadar yadırganmamaktadır. Hatta bazı İslam ülkelerinde kadının kamu alanında olmasını bizzat sultanlar, emirler desteklemektedir. Kadının görevinin sadece çocuklarına bakmak olduğu, mutfak işleriyle uğraşması gerektiği, kadının siyasette, toplumsal işlerde rolünün olmadığına inanılan dönemler artık Batı tarafından “gerici” diye sıfatlanan Müslüman ülkelerde bile geride kalmaktadır. Kadınlar artık toplumun her alanında önemli görevleri başarıyla yerine getirmekte hatta bazı konumlarda erkeklere hükmetmektedir. Batıda gelişen feminizm artık doğudaki ülkelerde de kendini göstermektedir. Kültürün önemli bir tabu olduğu ülkelerde dahi kadın erkeklerle eşitlik sağlama yolunda gerekli adımları atmaya başlamaktadır.[7]
Batıda kadın hakları teorik olarak çeşitli düşünce akımlarının etkisinde tartışılıp gelişirken, temelde ataerkil düzenin etkili olduğu Türk toplumunda kadın hakları ve kadının sosyal hayata katılımı için mücadele edilmiştir.
[1] T.C Diyanet İşleri Bakanlığı, “Salih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi” cilt I., sy.49
[2] T.C Diyanet İşleri Bakanlığı a.g.e., cilt X.,sy.272
[3] Kuran-ı Kerim, El Bakara Suresi, 228.ayet
[4] Kuran-ı Kerim, 33., Sure 59. Ayet
[5] Kuran-ı Kerim, El Bakara Suresi 222. Ayet
[6] Kuran-ı Kerim, El Bakara Suresi 223. Ayet
[7] Ayşe Böhürler & Aslıhan Eker, a.g.e, sy: 131 – 152
“ Muhammed' in dayısı Abdü'l-Müttalib Haşim'in annesi Selma bint Amr, bu konuda verilecek nice örneklerden biridir ve cahiliye döneminde Arap kadının özgürlüğünü temsil eder. Selma öylesine şahsiyetine ve özgürlüğüne sahip bir kadın ki, evleneceği zaman kendi işlerinin kontrolünü kendi tutacağına ve dilediği zaman boşanacağına dair şartı; evlilik akdinin şartı kılardı.[1] Öte yandan "Müt'a evlilik" sistemi, İslamdan önce Arap kadınının özgürlüğünün bir başka örneğidir. Arap Lugatlarına göre "zevk evlenmesi" anlamına gelen bir tür evliliktir ki , belli bir süre boyunca birlikte yaşamak isteyen kadın ve erkek, hiçbir merasime gerek görmeden aralarında yapacakları bir anlaşma ile evlenebilirlerdi. Fakat İslamdan sonra Arap kadını kocasını seçme hakkını da yitirmiştir. Aynı şekilde "cahilliyye' de kocasını boşama hakkına sahip iken İslamdan sonra bu hakkından da yoksun kalmıştır.[2]
“Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç adet müddeti beklerler ve Allah'ın rahimlerinde yarattığı çocuğu saklamaları kendilerine helal olmaz; eğer Allah'a ve ahiret gününe imanları varsa. Kocaları barışmak istiyorsa, bu bekleme (iddet) müddeti içinde, (ric'î talakta) onları geri almağa (nikahlarında tutmağa) daha çok hak sahibidirler. Erkeklerin (meşru surette) kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da onlar üzerinde hakları vardır. Yalnız erkekler kadınlar üzerine (mihir ve nafaka bakımından) daha üstün bir dereceye sahiptirler. Allah izzet sahibidir, hikmet sahibidir” [3]
228. ayete göre kadının yaşamı tamamen erkeğin insiyatifine bırakılarak erkeğin seçimi doğrultusunda yönlendirilmektedir. Annenin kendi bedenindeki varlık eşler arasında birlikte karar verme hakkına değil de birebir erkeğe ait hak olarak değerlendirilmektedir. Kadının da erkek üzerinde hak sahibi olduğunu söyleyen Kur'an 228. ayet' inin son satırında yer aldığı gibi "Yalnız erkekler kadınlardan daha üstündür" demeden de edememiştir. İslam dünyası için Kur'an' ın en doğru ve tek kaynak olarak görülmesi her din bilgininin Kur'an'ı kendince yorumlamasına neden olmuştur. Hatta bilginliğin dışında okuma yazma bilmeyen bir köy imamının, kur'an'ı ne anlama geldiğini bilmediği Arapça dili şeklinde öğrenerek; kendi çıkarları doğrultusunda karısını, gelinini, kızını kısıtlamak amacıyla etrafa hurafeler şeklinde "kur'an'da böyle yazıyor" iddiası ile kadının erkeğin yanında öksürmesinin dahi günah olduğu gibi düşüncelerinin yayılmasına neden olmuştur.Bilimsel eğitimin günah olduğunun hurafesi ile de özellikle kız çocuklarının eğitimden uzaklaştırılmaları ve erkeğin hakimiyetini daha fazla ele geçirmesini doğurmuştur. Erkeğin kadını dilediği gibi yönlendirmesinden dolayı kadın, eğitimsizlikle birlikte kendi içerisinde yalnızlaşmaya başlamıştır. Bu yalnızlaşma sonucu kadın, kaderini tanrının yazmış olduğuna ve kocaya başkaldırmanın aslında Allah'a bir isyan olacağına inandırılmıştır. Örtünmenin tamamen çarşaflanma olarak algılanması kur'an'ın emri değil cahil anlayışın temsilciliğidir. Kur'an'da kadının müstehcen yerlerinin örtünmesi, cinselliğini ön plana çıkaracak hatlarının örtünmesinin söylenmesi esasen toplum tarafından rahatsızlık verecek bireylerden korunması amacıyla buyurulmuştur. Fakat yine ayetleri insanların kendince yorumlamasıyla, kadınlar korunmak dışında sandığa kapatılmak amacıyla elleri ve ayaklarının örtünmelerine ve hatta gözlerinin peçe ile kapatılmasına maruz bırakılmışlardır.
“Ey peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle (kendilerini baştan aşağı örten) elbiselerinden giyinip örtünsünler. İşte böyle giyinmeleri tanınıp da (ahlaksızlar tarafından) eziyet edilmemelerine daha elverişlidir.”[4]
Yukarıda yazılan ayetlerin aksine yanlış yorumlarla toplumda gericiliğe neden olmuştur. Fakat yanlış yorumlamaya bile gerek kalmadan bazı ayetlerde de direkt olarak kadını aşağılayıcı ibareler kullanılmıştır.
“Sana kadınların ay (adet) hallerini de soruyorlar. De ki: O; nefret edilen bir pisliktir. Bunun için hayız (adet) zamanında kadınlarınızdan ayrılın (cinsî münasebette bulunmayın) ve temizlenene kadar onlara yanaşmayın. Tam olarak temizlendikleri zaman, Allah'ın size emrettiği (meşru ve mubah) yerden onlara gidin (münasebette bulunun). Şüphesiz ki Allah 'çok tevbe edenleri de sever, pisliklerden pak olanları da sever”[5]
“Kadınlarınız, çocuk yetiştiren ekin tarlanızdır. O halde tohum ekilen tarlanıza (ön tarata), nasıl isterseniz öyle varın. Kendileriniz için ileriye hazırlık yapın, önceden iyi ameller gönderin. Allah'tan korkun ve muhakkak onun huzuruna varacağınızı bilin. Takva sahibi müminlere Cenneti müjdele.”[6]
222. ayette kadının regl döneminde, kadının bir pislik olduğundan, ve bu dönemi geçirene kadar kadının nefret edilen bir varlık olduğundan bahsedilir. Hayızlı (adet) olmaları nedeniyle kadınların "pislik" hitabına reva görülmektedirler. 223. ayette ise kadının bir insan olarak değil de sadece çocuk doğurduğunda ve onu yetiştirdiği takdirde önem kazanan bir varlık olarak değerlendirilir. Kadın bir tarla, erkeğe ait bir tarla, yani bir mal olarak, kadının iradesine, isteğine bakılmaksızın erkek tarafından dilendiği gibi kullanılabilir. Kadının erkeği istememek gibi bir tercih hakkı yokken erkek istediği zaman kadınla birlikte olabilmektedir.
Tek Tanrılı dinlerin karakteristik özelliği kadının toplumun en aşağı tabakası olarak görülmesidir. Kadının toplumsal yaşamda siyasal, kültürel ve ekonomik olarak herhangi bir varlık göstermesine izin verilmemesidir. Hristiyanlık dininin diğer tek tanrılı dinler olan Yahudilik ve İslamiyet ile kıyaslandığında kadına biraz daha "özgürlük" tanıdığı görülmektedir. Ancak bu özgürlüğün gerçek anlamda bir özgürlük olduğunu söylemek mümkün değildir. Hristiyanlık dininde de kadın belli kalıpların, belli rollerin içine sokulmaya çalışılmıştır. Kadına biçilen rol, erkekten üstün olmamama, bilgi edinme ve onu öğretme iddiasında bulunmamadır. En önemli görevine gelince çocuk doğurmak, erkeğe itaat etmektir.
21.yy’da da durum farklı değildir. Her ne kadar kadın hareketlerinin artmasıyla, kadın hakları konusunda çeşitli ilerlemeler görülse de toplumdaki geleneklerin kadının karanlık tarihinde hala çok büyük yeri vardır. Kadının erkekten daha aşağı ve değersiz olmasına neden olan aslında ilk baştan beri toplumun ta kendisidir. 21.yy. yaşadığımız yıllarda dinlerin kadınlar üzerindeki etkisi yavaş yavaş kırılmaktadır. 3 büyük dini benimseyenler artık dinlerin etkisinden kurtulmaya başlamakta ve kadına gereken önemi vermektedir. “Kadın kazanırsa baş kesmez” atasözü İslam ülkelerinin bazılarında hala geçerli olsa da bu ülkelerde hem dininin gereklerini yerine getirip hem de devlet kademesinden başlayarak toplumun önemli görevlerinde kadınları görmek mümkün ve bu eskisi kadar yadırganmamaktadır. Hatta bazı İslam ülkelerinde kadının kamu alanında olmasını bizzat sultanlar, emirler desteklemektedir. Kadının görevinin sadece çocuklarına bakmak olduğu, mutfak işleriyle uğraşması gerektiği, kadının siyasette, toplumsal işlerde rolünün olmadığına inanılan dönemler artık Batı tarafından “gerici” diye sıfatlanan Müslüman ülkelerde bile geride kalmaktadır. Kadınlar artık toplumun her alanında önemli görevleri başarıyla yerine getirmekte hatta bazı konumlarda erkeklere hükmetmektedir. Batıda gelişen feminizm artık doğudaki ülkelerde de kendini göstermektedir. Kültürün önemli bir tabu olduğu ülkelerde dahi kadın erkeklerle eşitlik sağlama yolunda gerekli adımları atmaya başlamaktadır.[7]
Batıda kadın hakları teorik olarak çeşitli düşünce akımlarının etkisinde tartışılıp gelişirken, temelde ataerkil düzenin etkili olduğu Türk toplumunda kadın hakları ve kadının sosyal hayata katılımı için mücadele edilmiştir.
[1] T.C Diyanet İşleri Bakanlığı, “Salih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi” cilt I., sy.49
[2] T.C Diyanet İşleri Bakanlığı a.g.e., cilt X.,sy.272
[3] Kuran-ı Kerim, El Bakara Suresi, 228.ayet
[4] Kuran-ı Kerim, 33., Sure 59. Ayet
[5] Kuran-ı Kerim, El Bakara Suresi 222. Ayet
[6] Kuran-ı Kerim, El Bakara Suresi 223. Ayet
[7] Ayşe Böhürler & Aslıhan Eker, a.g.e, sy: 131 – 152
OSMANLI'DA KADIN
“Osmanlı döneminde, kadın, eğitim hizmetlerinden de yoksun bırakılmıştır. Ailede, erkeğin, hukuksal ve sosyal üstünlüğü kadını iyice güçsüzleştirmiştir. Böylece, poligami aileye girmiştir. Bunun sonucu olarak erkek, birden çok kadınla evlenebilme özgürlüğüne kavuşmuştur. Üstüne üstlük erkek, dilediği zaman tek taraflı bir irade ile eşini boşayabilme hakkını kendinde bulmuştur. Evlilik çağına gelmiş veya öyle düşünülmüş kız çocukları, erkek çocuklara nazaran, mirastan yarım pay alması hükmü getirilmiştir. Mahkemede kadın şahidin ifadesi, erkek şahidin ifadesinden değersiz kabul edilmiştir. Kadınlara ücretli çalışma hayatı kapalı tutulmuştur. Osmanlı dönemi Türk kadınının durumu Tanzimat’la bir nebze hareketlenmiş bulunmaktadır. Bu kıpırdanmalar bazı aydınlardan gelmiş, özellikle, yazarların edebi eserlerinde çizilen kadın tiplerinde Osmanlı toplumunun kadın anlayışına bir başkaldırı gözlenmiştir. Halide Edib’in, yaşamı boyunca kadınların haklarının savunulması için verdiği çaba ve bu çabayı haklı gören aydınların katkıları ile kadınların eğitimi konusunda önemli adımlar atılmıştır” [1]
Türkiye’de feminist akımların güçlenmesi, kadınların bir sosyal kategori olarak incelendiği araştırmaların çoğalmasına sebep olmuştur. Feminizm bir şekilde dikkatlerin kadında toplanmasını sağlamıştır.Gülnur Savran’ a göre; feminizm, Türkiye’de 12 eylül sonrası solun, kendi geçmişini değerlendirme imkanını bulduğu noktada çıktı. feminizm zaten kentli kadın hareketi olacaktır, köylü kadın hareketi olmayacaktır. [2]
“Şirin Tekeli’ ye göre ise Türkiye’de feminizm ilk kez 1980’lerde gündeme gelmedi. kökleri 19 yüzyılın sonlarına giden yüz yıllık bir geçmişi var.”[3]
Tekeli bu dönemi üç evrede inceler. “Birinci evre; II. Meşrutiyet döneminde kurulan kadın dernekleri ve bunların suffraget hareketin başını çektiği uluslararası feminist harekete duyarlı ancak, orta sınıf Osmanlı kadınlarının kendi günlük yaşam deneyimlerinin eleştirisinden beslenen dönem. ikinci evre; bu ilk hareketin taleplerini özümseyerek medeni kanun(1926) ve oy hakkı getiren anayasa değişikliğiyle(1934) bir devlet feminizmi ortaya çıkmıştır.198o yılların ikinci yarısında feminizm (kadın hareketi) kamuoyunda meşruluğu giderek kabul gören bir hareket haline geldi.”[4]
Türkiye’de feminizmi en popüler hale getiren ve kamuya mal eden, kişi olarak adeta feminizmle bir anılan şahıs, Duygu Asena’dır. yazdığı kitaplar en çok satan ve okunanlar listesine giren, dönemine göre çok uçuk bir cinsel özgürlüğü ve aile yaşamını öneren yaklaşımıyla, hemcinsleri kadar erkeklerinde ilgisini çekmiştir. onun seksenli yıllarda yazdıkları, doksanlı yıllarda okuyucudan büyük rağbet görmüştür.
“1935 yılında kadınların erkeklerle aynı haklara sahip oldukları savıyla Türk Kadınlar Birliği kapatılarak, tabandaki bağımsız kadın hareketine son verildi. Kendilerini feminizmde çok Kemalizm’le özdeşleştiren bu kuşak feminizme sırt çevirdi. Böylelikle cinsler arası eşitliği imkansız kılan Medeni Kanun’un bu özelliği kadınların gündeminden çıkmış oldu.”[5]
Erkeklerin kadınları kendi bakış açılarından tanımladıkları klişeler içine hapsettiklerini vurgulayan Aksu Bora; oluşan klişelerin ortak özelliklerini şöyle açıklıyor: “kadını erkeğe göre ve erkeğin bakış açısına göre tanımlaması, kadını kendi namus ve şerefinden sorumlu olamayacak, özerklikten yoksun bir nesne olarak görmesidir.” [6]
“…kadınların, idealleriyle, gerçekte yaşadıkları birbirini tutmamaktadır. her ne kadar erkeklerle eşit şartlarda iş hayatına atılmış olsalar da, kendilerini erkeklerden bağımsız hissetseler de, hala “annelerinin margarinini kullanıyorlar”. bunun sebepleri olarak; bluğ çağı başladıktan sonra kız çocuklarının ahlak eğitimini anneden çok babanın üstlendiği, erkek çocuklarına verilen sorumluluk hissinin kız çocuklarından esirgendiği, kız kardeşleri üzerini değiştirirken erkek çocuklarının uzaklaştırılması, “haya” gibi bir olgunun kadın psikolojisini bozduğu gösterilmektedir.” [7]
[1] Prof. Dr. Emel Doğramacı "Türkiye'de Kadının Dünü ve Bugünü", Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1992 sy: 8
[2] Gülnur Savran’dan aktaran, Şirin Tekeli, “Kadın Bakış Açısından Kadınlar”, İletişim yayınları, İstanbul, 1993 sy:19
[3] Şirin Tekeli, a.g.e sy:30
[4] Şirin Tekeli, a.g.e, sy:30
[5] Şirin Tekeli, a.g.e sy:31
[6] Aksu Bora’nın Toplumsal Cinsiyet ve Medya Atölyesi kapsamında 30.06.2008 tarihinde gerçekleşen “Kadınların Toplumsal Tarihine Bakış” seminerinin notlarından alınmıştır.
[7] Ayşe Sevim, “Feminizm”, İnsan yayınları, İstanbul, 2005 sy: 94
Türkiye’de feminist akımların güçlenmesi, kadınların bir sosyal kategori olarak incelendiği araştırmaların çoğalmasına sebep olmuştur. Feminizm bir şekilde dikkatlerin kadında toplanmasını sağlamıştır.Gülnur Savran’ a göre; feminizm, Türkiye’de 12 eylül sonrası solun, kendi geçmişini değerlendirme imkanını bulduğu noktada çıktı. feminizm zaten kentli kadın hareketi olacaktır, köylü kadın hareketi olmayacaktır. [2]
“Şirin Tekeli’ ye göre ise Türkiye’de feminizm ilk kez 1980’lerde gündeme gelmedi. kökleri 19 yüzyılın sonlarına giden yüz yıllık bir geçmişi var.”[3]
Tekeli bu dönemi üç evrede inceler. “Birinci evre; II. Meşrutiyet döneminde kurulan kadın dernekleri ve bunların suffraget hareketin başını çektiği uluslararası feminist harekete duyarlı ancak, orta sınıf Osmanlı kadınlarının kendi günlük yaşam deneyimlerinin eleştirisinden beslenen dönem. ikinci evre; bu ilk hareketin taleplerini özümseyerek medeni kanun(1926) ve oy hakkı getiren anayasa değişikliğiyle(1934) bir devlet feminizmi ortaya çıkmıştır.198o yılların ikinci yarısında feminizm (kadın hareketi) kamuoyunda meşruluğu giderek kabul gören bir hareket haline geldi.”[4]
Türkiye’de feminizmi en popüler hale getiren ve kamuya mal eden, kişi olarak adeta feminizmle bir anılan şahıs, Duygu Asena’dır. yazdığı kitaplar en çok satan ve okunanlar listesine giren, dönemine göre çok uçuk bir cinsel özgürlüğü ve aile yaşamını öneren yaklaşımıyla, hemcinsleri kadar erkeklerinde ilgisini çekmiştir. onun seksenli yıllarda yazdıkları, doksanlı yıllarda okuyucudan büyük rağbet görmüştür.
“1935 yılında kadınların erkeklerle aynı haklara sahip oldukları savıyla Türk Kadınlar Birliği kapatılarak, tabandaki bağımsız kadın hareketine son verildi. Kendilerini feminizmde çok Kemalizm’le özdeşleştiren bu kuşak feminizme sırt çevirdi. Böylelikle cinsler arası eşitliği imkansız kılan Medeni Kanun’un bu özelliği kadınların gündeminden çıkmış oldu.”[5]
Erkeklerin kadınları kendi bakış açılarından tanımladıkları klişeler içine hapsettiklerini vurgulayan Aksu Bora; oluşan klişelerin ortak özelliklerini şöyle açıklıyor: “kadını erkeğe göre ve erkeğin bakış açısına göre tanımlaması, kadını kendi namus ve şerefinden sorumlu olamayacak, özerklikten yoksun bir nesne olarak görmesidir.” [6]
“…kadınların, idealleriyle, gerçekte yaşadıkları birbirini tutmamaktadır. her ne kadar erkeklerle eşit şartlarda iş hayatına atılmış olsalar da, kendilerini erkeklerden bağımsız hissetseler de, hala “annelerinin margarinini kullanıyorlar”. bunun sebepleri olarak; bluğ çağı başladıktan sonra kız çocuklarının ahlak eğitimini anneden çok babanın üstlendiği, erkek çocuklarına verilen sorumluluk hissinin kız çocuklarından esirgendiği, kız kardeşleri üzerini değiştirirken erkek çocuklarının uzaklaştırılması, “haya” gibi bir olgunun kadın psikolojisini bozduğu gösterilmektedir.” [7]
[1] Prof. Dr. Emel Doğramacı "Türkiye'de Kadının Dünü ve Bugünü", Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1992 sy: 8
[2] Gülnur Savran’dan aktaran, Şirin Tekeli, “Kadın Bakış Açısından Kadınlar”, İletişim yayınları, İstanbul, 1993 sy:19
[3] Şirin Tekeli, a.g.e sy:30
[4] Şirin Tekeli, a.g.e, sy:30
[5] Şirin Tekeli, a.g.e sy:31
[6] Aksu Bora’nın Toplumsal Cinsiyet ve Medya Atölyesi kapsamında 30.06.2008 tarihinde gerçekleşen “Kadınların Toplumsal Tarihine Bakış” seminerinin notlarından alınmıştır.
[7] Ayşe Sevim, “Feminizm”, İnsan yayınları, İstanbul, 2005 sy: 94
CUMHURİYET KADINI
Kadın hareketleri açısından cumhuriyet dönemine baktığımızda ise; dünya kadınının yanında kendisini daha şanslı olarak görmesi gereken Türk kadını görüntüsü görünmektedir.
“Çünkü, Türk kadını, kadının toplumsal statüsünü değerlendirebilen, ve onların kadın olmaktan kaynaklanan haklarına sahip olmalarını gerekli gören Kemal Atatürk gibi bir lidere sahiptir. Türkiye 1924-1934 seneleri arasında Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye’yi bir hamle ile İslami yasalardan kurtararak kadınların erkeklerle eşit haklar edinmesini sağladı. Böylece, Türk kadını, mücadele etmeksizin diğer Avrupalı milletlerde olduğundan çok önce eşitliğe kavuştu. Atatürk’ün Cumhuriyet devrimleri ile başlayan kadın hakları mücadelesi Türk kadını için bir ışık olmuştur. Atatürk devrimleri ile elde edilen haklar ile Türk kadını bu anlamda geleceğe de umutla bakmaktadır”[1]
Cumhuriyet dönemi ideoloji bakımında tepeden tırnağa tüm özellikleriyle tek tip bir kadın imajı yaratılmaya çalışılmıştır. Elbiselerinin boyu ve rengi aynı, giyecekleri giysilerin rengi adeta kanunla belirlenmiş, saçına resmi çerçevede biçim verilmiş bir kadın tipi oluşturulmuştur. Dolayısıyla kadın hakları ile ilgili yapılan bütün hukuki düzenlemelerin yanı sıra, Türk kadınlığın kültür seviyesini yükseltip sosyal hayatta ve çalışma sahasındaki gerçek yerlerini almaları konusunda etkili çalışmalar yapılmıştır. Bu girişimler sonrasında, Türk kadını dünya kadınlarına örnek teşkil edecek ilerlemeler kaydetmiştir. Buna rağmen Cumhuriyet döneminde kadınları toplumda çağdaş medeniyetler seviyesine ulaştırabilecek olan çok sayıda hukuksal ve toplumsal düzenlemeler olmasına rağmen, bu düzenlemelerin görünürde kadınlar için yapıldığı halde Türk toplumu kültürüne zarar vermeyecek şekilde düzenlendiği söylenebilir.[2]
Türkiye’de kabul görmüş ilk feminist örgütlenme 1984 yılında kurulan Kadın Çevresi oldu. Kadın Çevresi feminist bir yayıneviydi ve feminist bir literatür oluşturmak için kitap basıyordu. Bununla beraber Kadın Çevresi sadece bir yayınevi olarak kalmadı. Aynı zamanda feministlerin ve feminizm üzerine düşünmeye başlayan kadınların birbirini bulduğu bir örgütlenme haline geldi. Daha sonra bilinç yükseltme toplantılarını, feminist dergileri ve kampanyaları örgütleyecek olan kadınlar burada tanıştı ve aktif olarak feminist siyaset üretmeye başladı. Türkiye’deki feministler tıpkı yurt dışında faaliyet gösteren feministler gibi kendi ülkelerinde kamusal ve sosyal alanda sorunlu gidişatı çözebilmek adına çeşitli kampanyalar düzenlediler. Elbette bu kampanyaların amacı kadını sosyal hayata sokmak, kadının haklarını teslim etmek ve ataerkil kültürü kadın lehine değiştirmekti.[3]
“Görüldüğü gibi 1980'li yıllar, hem teorik hem de pratik anlamda feminist hareketin büyük bir ivme kazandığı, kadın konusunun hem resmi hem de sivil yapılarda giderek daha fazla gündem belirlemeye başladığı bir dönem olmuştur. Türkiye'de, yine bu dönemde sosyalist, liberal, radikal ve İslamcı feministlerden söz edilir olmuştur. 1990'lı yıllara gelindiğinde kadın hareketinin akademik gelişimine katkıda bulunacak önemli iki kuruluş olan Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi (Nisan, 1990) ve İstanbul Üniversitesi bünyesinde Kadın Araştırmaları Merkezi (Kasım, 1990) kurulmuştur. Aynı dönemde bir yandan da Mor Çatı gibi kadın sığınma evleri kurulmaya başlanmıştır. Türkiye'de bugün bir çok üniversitenin bünyesinde, feminist akademik çalışmalar yürütmek amacıyla kurulmuş Kadın Araştırmaları Merkezleri bulunmaktadır.”[4]
[1] Prof. Dr. Emel Doğramacı, a.g.e sy: 8
[2] Özge Kaçar, a.g.e. sy. 28
[3] Aksu Bora’nın Toplumsal Cinsiyet ve Medya Atölyesi kapsamında 30.06.2008 tarihinde gerçekleşen “Kadınların Toplumsal Tarihine Bakış” seminerinin notlarından alınmıştır.
[4] Leyla Şimşek, “Günümüz Basınında Kadın(lar)” , Alt Kitap, Online Yayınevi, 2000, sy : 12 – 15
“Çünkü, Türk kadını, kadının toplumsal statüsünü değerlendirebilen, ve onların kadın olmaktan kaynaklanan haklarına sahip olmalarını gerekli gören Kemal Atatürk gibi bir lidere sahiptir. Türkiye 1924-1934 seneleri arasında Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye’yi bir hamle ile İslami yasalardan kurtararak kadınların erkeklerle eşit haklar edinmesini sağladı. Böylece, Türk kadını, mücadele etmeksizin diğer Avrupalı milletlerde olduğundan çok önce eşitliğe kavuştu. Atatürk’ün Cumhuriyet devrimleri ile başlayan kadın hakları mücadelesi Türk kadını için bir ışık olmuştur. Atatürk devrimleri ile elde edilen haklar ile Türk kadını bu anlamda geleceğe de umutla bakmaktadır”[1]
Cumhuriyet dönemi ideoloji bakımında tepeden tırnağa tüm özellikleriyle tek tip bir kadın imajı yaratılmaya çalışılmıştır. Elbiselerinin boyu ve rengi aynı, giyecekleri giysilerin rengi adeta kanunla belirlenmiş, saçına resmi çerçevede biçim verilmiş bir kadın tipi oluşturulmuştur. Dolayısıyla kadın hakları ile ilgili yapılan bütün hukuki düzenlemelerin yanı sıra, Türk kadınlığın kültür seviyesini yükseltip sosyal hayatta ve çalışma sahasındaki gerçek yerlerini almaları konusunda etkili çalışmalar yapılmıştır. Bu girişimler sonrasında, Türk kadını dünya kadınlarına örnek teşkil edecek ilerlemeler kaydetmiştir. Buna rağmen Cumhuriyet döneminde kadınları toplumda çağdaş medeniyetler seviyesine ulaştırabilecek olan çok sayıda hukuksal ve toplumsal düzenlemeler olmasına rağmen, bu düzenlemelerin görünürde kadınlar için yapıldığı halde Türk toplumu kültürüne zarar vermeyecek şekilde düzenlendiği söylenebilir.[2]
Türkiye’de kabul görmüş ilk feminist örgütlenme 1984 yılında kurulan Kadın Çevresi oldu. Kadın Çevresi feminist bir yayıneviydi ve feminist bir literatür oluşturmak için kitap basıyordu. Bununla beraber Kadın Çevresi sadece bir yayınevi olarak kalmadı. Aynı zamanda feministlerin ve feminizm üzerine düşünmeye başlayan kadınların birbirini bulduğu bir örgütlenme haline geldi. Daha sonra bilinç yükseltme toplantılarını, feminist dergileri ve kampanyaları örgütleyecek olan kadınlar burada tanıştı ve aktif olarak feminist siyaset üretmeye başladı. Türkiye’deki feministler tıpkı yurt dışında faaliyet gösteren feministler gibi kendi ülkelerinde kamusal ve sosyal alanda sorunlu gidişatı çözebilmek adına çeşitli kampanyalar düzenlediler. Elbette bu kampanyaların amacı kadını sosyal hayata sokmak, kadının haklarını teslim etmek ve ataerkil kültürü kadın lehine değiştirmekti.[3]
“Görüldüğü gibi 1980'li yıllar, hem teorik hem de pratik anlamda feminist hareketin büyük bir ivme kazandığı, kadın konusunun hem resmi hem de sivil yapılarda giderek daha fazla gündem belirlemeye başladığı bir dönem olmuştur. Türkiye'de, yine bu dönemde sosyalist, liberal, radikal ve İslamcı feministlerden söz edilir olmuştur. 1990'lı yıllara gelindiğinde kadın hareketinin akademik gelişimine katkıda bulunacak önemli iki kuruluş olan Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi (Nisan, 1990) ve İstanbul Üniversitesi bünyesinde Kadın Araştırmaları Merkezi (Kasım, 1990) kurulmuştur. Aynı dönemde bir yandan da Mor Çatı gibi kadın sığınma evleri kurulmaya başlanmıştır. Türkiye'de bugün bir çok üniversitenin bünyesinde, feminist akademik çalışmalar yürütmek amacıyla kurulmuş Kadın Araştırmaları Merkezleri bulunmaktadır.”[4]
[1] Prof. Dr. Emel Doğramacı, a.g.e sy: 8
[2] Özge Kaçar, a.g.e. sy. 28
[3] Aksu Bora’nın Toplumsal Cinsiyet ve Medya Atölyesi kapsamında 30.06.2008 tarihinde gerçekleşen “Kadınların Toplumsal Tarihine Bakış” seminerinin notlarından alınmıştır.
[4] Leyla Şimşek, “Günümüz Basınında Kadın(lar)” , Alt Kitap, Online Yayınevi, 2000, sy : 12 – 15
Kaydol:
Yorumlar (Atom)