5 Ekim 2009 Pazartesi
GİRİŞ
Cinsiyet ve toplumsal cinsiyet kavramları, tanım olarak birbirine karıştırılan, birbiri zannedilen kavramlardır. Elbette ki iki kavram arasında benzerlikler mevcuttur fakat bu benzerlikler onları birbirinin içine dahil etmemektedir. Çalışmanın ilk bölümünde bu iki kavramın tanımları verilecek ve ikisi arasında farklar, benzerlikler anlatılacaktır.
1. CİNSİYET VE BİYOLOJİK CİNSİYET KAVRAMI
1.1. Cinsiyetin Tanımı
En eski kültürlerden bu yana toplumun sorguladığı konular arasında Cinsiyet nedir? Doğal mıdır, anatomik midir, kromozomlarla mı alakalıdır yoksa hormonal midir? soruları gelmektedir.
“Cinsiyet (eşey, cinslik), erkek ve kadının arasındaki cinsellik temelli biyolojik farklılığı belirten bir kavramdır. Tıp bilimlerinde cinsiyet iki tanedir:
1) Dişi (cinsiyet)
2) Erkek (cinsiyet)
Kalıtımsal Yapıya Göre Cinsiyet; kromozomal yapıda Y kromozomunun bulunup bulunmamasına göre adlandırılan cinsiyettir.
46 XX kromozomlarına sahip bir birey kalıtımsal olarak dişi cinsiyettedir.
46 XY kromozomlarına sahip bir birey kalıtımsal olarak erkek cinsiyettedir.
Bunu da döllenme sırasında babadan gelen sperm hücresinin kromozomal yapısı yani X kromozomu mu Y kromozomu mu içerdiği belirler.”[1]
Cinsiyet, bireyin kadın veya erkek olarak mevcut genetik, fizyolojik ve biyolojik özellikleri olarak tanımlanmaktadır. Bu özellikler kadın ve erkek arasında bir eşitsizlik değil sadece bir cinsiyet farkı yaratmaktadır.
Cinsiyet ile edinilmiş kimlik kişilerde içinde yaşanılan toplumun onlara uygun gördüğü şekillerde varolmaktadır. Yani kişi doğum ile kazanmış olduğu cinsiyet kimliğini daha sonra toplumsal yaşantısı sonucu kazandığı özelliklerle bütünler. Kişi böylece kendisi hakkında sahip olduğu düşüncesini yani kadın ya da erkek olarak sahip olduğu cinsiyetle ilgili yorumlamalarını içinde bulunduğu toplumun ortak değer ve inançları ile belirgin hale getirir. Bu durum bazen kişinin cinsiyet algılaması ve toplumun beklentileri ile örtüşmemektedir. Yani kişinin kendi cinsiyet algılaması toplumun cinsiyet algılamasından farklı olabilmektedir. Toplumun kadın ya da erkek kimliğinden beklentileri kişi doğduğu andan itibaren etkilidir. Ve böylece bireyler çok küçük yaşlardan itibaren kadın yada erkek olarak toplum tarafından önceden belirlenmiş olan bu kurallara baplı olarak büyürler ve zaman içinde bu durum kadın ve erkek olarak yapılması ve yapılmaması gereken davranış kalıpları olarak devam eder. Cinsiyet ve toplumsal cinsiyet üzerindeki bu derin konu tartışmalarında merkezinde yer almıştır [2]
[1] http://tr.wikipedia.org/wiki/Cinsiyet ( online 23.11.2008 )
[2]Özge Kaçar , “Toplumsal Cinsiyet ve Kadının Konumu Türkiye’de yakın Zamanlardaki Değişimi Anlamak”, Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2007, sy. 12 - 15
1. CİNSİYET VE BİYOLOJİK CİNSİYET KAVRAMI
1.1. Cinsiyetin Tanımı
En eski kültürlerden bu yana toplumun sorguladığı konular arasında Cinsiyet nedir? Doğal mıdır, anatomik midir, kromozomlarla mı alakalıdır yoksa hormonal midir? soruları gelmektedir.
“Cinsiyet (eşey, cinslik), erkek ve kadının arasındaki cinsellik temelli biyolojik farklılığı belirten bir kavramdır. Tıp bilimlerinde cinsiyet iki tanedir:
1) Dişi (cinsiyet)
2) Erkek (cinsiyet)
Kalıtımsal Yapıya Göre Cinsiyet; kromozomal yapıda Y kromozomunun bulunup bulunmamasına göre adlandırılan cinsiyettir.
46 XX kromozomlarına sahip bir birey kalıtımsal olarak dişi cinsiyettedir.
46 XY kromozomlarına sahip bir birey kalıtımsal olarak erkek cinsiyettedir.
Bunu da döllenme sırasında babadan gelen sperm hücresinin kromozomal yapısı yani X kromozomu mu Y kromozomu mu içerdiği belirler.”[1]
Cinsiyet, bireyin kadın veya erkek olarak mevcut genetik, fizyolojik ve biyolojik özellikleri olarak tanımlanmaktadır. Bu özellikler kadın ve erkek arasında bir eşitsizlik değil sadece bir cinsiyet farkı yaratmaktadır.
Cinsiyet ile edinilmiş kimlik kişilerde içinde yaşanılan toplumun onlara uygun gördüğü şekillerde varolmaktadır. Yani kişi doğum ile kazanmış olduğu cinsiyet kimliğini daha sonra toplumsal yaşantısı sonucu kazandığı özelliklerle bütünler. Kişi böylece kendisi hakkında sahip olduğu düşüncesini yani kadın ya da erkek olarak sahip olduğu cinsiyetle ilgili yorumlamalarını içinde bulunduğu toplumun ortak değer ve inançları ile belirgin hale getirir. Bu durum bazen kişinin cinsiyet algılaması ve toplumun beklentileri ile örtüşmemektedir. Yani kişinin kendi cinsiyet algılaması toplumun cinsiyet algılamasından farklı olabilmektedir. Toplumun kadın ya da erkek kimliğinden beklentileri kişi doğduğu andan itibaren etkilidir. Ve böylece bireyler çok küçük yaşlardan itibaren kadın yada erkek olarak toplum tarafından önceden belirlenmiş olan bu kurallara baplı olarak büyürler ve zaman içinde bu durum kadın ve erkek olarak yapılması ve yapılmaması gereken davranış kalıpları olarak devam eder. Cinsiyet ve toplumsal cinsiyet üzerindeki bu derin konu tartışmalarında merkezinde yer almıştır [2]
[1] http://tr.wikipedia.org/wiki/Cinsiyet ( online 23.11.2008 )
[2]Özge Kaçar , “Toplumsal Cinsiyet ve Kadının Konumu Türkiye’de yakın Zamanlardaki Değişimi Anlamak”, Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2007, sy. 12 - 15
TOPLUMSAL CİNSİYET KAVRAMI
1930’lu yıllarda toplumsal cinsiyet kimliğinin ortaya çıkışında belki de en etkili ve en çok tartışılan kuram Sigmund Freud’un kuramıdır. Temsilcisi olduğu psikoanalitik kurama göre; çocuklar bir takım psikoseksüel dönemlerden geçerek kişilikleri şekillenir ve cinsel gelişimde bu sürecin temelini oluşturur. Beş ayrı psikoseksüel dönem içerisinde fallik dönem olarak adlandırılan psikoseksüel dönemde erkeklerde yaşanan “oedipus kompleksi” önemlidir. Erkek çocuğun annesine yönelik cinsel ilgi ve dürtüleri devreye girer. Bu kompleks hadımlaştırma korkusu ile sona erer. “Ödip karmaşası (hem hayranlık duyulan hem nefret edilen yasakçı baba teması) toplumsal plana taşındığında ambivalan birbirine karşıt duyguların bir arada yaşanması) duygular uyandıran kabile şefi “baba”nın konumundadır. Ve baba’nın yasası’nı babayı öldürdükten sonra benimseyen,içselleştiren oğullarının her biri, artık birer küçük baba olur ve ensest yasağının koruyucusu ve egzogaminin(dış evlenme) kollayıcısı olurlar.Kızlar da ise bunun tam karşıtı bir durum söz konusudur.” [1] Elektra kompleksi, hadımlaştırma kompleksinin bir sonucu olarak gelişir. Çünkü kız çocuğunun penisi olmadığı için esasen hadımdır, penisinden yoksun olmasının düş kırıklığını yaşar. “Kız çocuk kendi penis eksikliğini annesine bağlar. Klasik olarak kız çocuğunun eskiden sahip olduğu penisinin annesi tarafından çalındığını düşündüğü kabul edilir.Ancak kız çocuğu zamanla böyle bir eksiği annesinde de fark eder ve gözünde annesinin değeri düşer. Bu sebeple baba – oğul arasındaki anlaşmazlıklar anne – kız arasındakilerden daha çabuk ve daha yüzeyseldir.” [2]
Erkek ve kız çocuklarda sevgi objesi olan anne, erkek çocuklar için oedipal dönemde de yerini korur. Dönemin sonuna doğru, kız ve erkek çocuklar aynı cinsten ebeveynlerle özdeşim kurarak, kadınsı ve erkeksi davranışları, özellikleri kazanmaya başlarlar. Dolayısıyla anne ve baba, kız çocuk ve erkek çocuk, gibi sosyal ilişkilerde kadın ve erkeği toplumsal cinsiyet ilişkiler kapsamında ifade edilebilir. Çünkü anlaşıldığı üzere kadınlar için erkeklerin yada babaların yada erkekler için kadınların ya da annelerinin sevgisi ile toplum içinde geliştirilen ilişkiler arasındaki bağlantı göz ardı edilemez.[3]
“Freud’a göre toplumun başlıca etkinlikleri esas itibariyle cinselliğe yöneliktir. Toplumsal yasakların ilki ensest yasağıdır. Freud,yasakçı ve bütün kadınlara sahip “baba” ile oğullar arasındaki mitik mücadelenin “baba”nın öldürülmesi ile son bulduğunu, ancak babanın ölümünden sonra doğan kaos ortamının “babanın yasası”nın yerleşmesine yol açtığını savlar.”[4]
Catharine MacKinnon’un deyimiyle ise “Toplumsal cinsiyet, erkekler ile kadınlar arasındaki eşitsizliğin cinselleştirilmesinin katılaşmış halidir.” Ona göre; toplumsal cinsiyet sahibi olmak, Heteroseksüel[5] bir tabilik ilişkisine çoktan girmiş olmak demektir. Erkek olan erkeklerin ve kadın olan kadınların Heteroseksüel olmaları gerektiği savunulur, böylece toplumsal cinsiyetin düzenlenmesi istenir ve bu durum olumlanır. Oysa Heteroseksüel normatifliğin, toplumsal cinsiyete düzen getirmemesi, kural koymaması gerekir… [6]
“Erich Fromm ; Oidipus’un evrensel olmadığını ve ataerkil ( erkek egemen ) olmayan toplumlarda Oidipus karmaşasının bulunmadığını savlar. Sullivan’a göre ise Oidipus karmaşası çocuğa aynı cinsten ebeveynin yaklaşımından kaynaklanır. Baba erkek çocuğa ,anne de kız çocuğa,onu toplumsal erkek ve kadın rolüne hazırlama kaygısıyla yaklaşırken davranışlarını kontrol altına almaya çalışırlar. Sonuçta çocuk karşı cinse yönelir,eğilir.”[7]
Gerçeklik Heteroseksüel olmakla bağdaşlaştırılmış, dini yapıdan, üst yapı kurumlarına kadar toplumun düzenini sağlayan bütün birimler normal insanlığın tanımını Heteroseksüel olmakla bağdaşlaştırmıştır. Oysa ki sadece cinsel tercihe bağlı bir toplumsal bir düzen kurmak, normalin dışında kalanları toplum dışına itmekle eş değer olmakta ve bu da başta insan hakları olmak üzere toplumsal düzeni hiçe saymak anlamına gelmektedir.
“2. dalga feminizm hareketinin başlamasında ve teorisinde çok önemli bir etkisi olan Simone de Beavoir, “kadınların kurtuluşu karınlarından başlayacak” diye yazmıştı, İkinci Cins isimli üç ciltlik kitabında. Kitap, yıllardır süren kadın mücadelesinin en önemli öğesine, aile ve toplumsal cinsiyete yönelikti. Simone de Beavoir, özellikle bir tespitiyle 2. dalga feministlerin hem ideolojik hem pratik olarak yollarını çizdi. “Kadın olunmaz, kadın doğulur” bu tespitin özeti oldu. İkinci Cins’in üç cildi de dişi cins olarak doğmuş bir insanın, yıllar içinde nasıl eğitilip “kadın” olduğuna ilişkindi. Bütün kitap, cinsiyet rollerinin doğal değil, öğretilmiş olduğunu kanıtlayan bilgi ve deneyimler içeriyordu. Bu teori bir kavramın ortaya çıkmasına yol açtı. Doğal olan ve doğumla beraber belirlenen cinsiyet (sex) ve doğduktan sonra aile ve toplumun etkisiyle şekillenen toplumsal cinsiyet (gender).”[8]
[1] Saffet Murat Tura, Freud’dan Lacan’a Psikanaliz, Kanat Yayınları, İstanbul,2004, sy: 20
[2] Saffet Murat Tura, a.g.e, sy: 83
[3] Saffet Murat Tura, a.g.e , sy: 25 - 29
[4] Saffet Murat Tura, a.g.e sy: 19
[5] Heteroseksüel; duygusal ve / veya cinsel yönelimi karşı cinse dönük olan anlamında kullanılan cinsel bir terim.
[6] Judith Butler, Cinsiyet Belası – Feminizim ve Kimliğin Altüst Edilmesi, Çev. Başak Ertür, İstanbul, Metis Yayınları s.17
[7] Saffet Murat Tura, a.g.e sy: 82
[8] Pusper Neves “ 3 Dalga ile Feminizm Tarihi”, Kara Kızıl Notlar Dergisi, Temmuz – Ağustos – Eylül 2006, sy: 28
Erkek ve kız çocuklarda sevgi objesi olan anne, erkek çocuklar için oedipal dönemde de yerini korur. Dönemin sonuna doğru, kız ve erkek çocuklar aynı cinsten ebeveynlerle özdeşim kurarak, kadınsı ve erkeksi davranışları, özellikleri kazanmaya başlarlar. Dolayısıyla anne ve baba, kız çocuk ve erkek çocuk, gibi sosyal ilişkilerde kadın ve erkeği toplumsal cinsiyet ilişkiler kapsamında ifade edilebilir. Çünkü anlaşıldığı üzere kadınlar için erkeklerin yada babaların yada erkekler için kadınların ya da annelerinin sevgisi ile toplum içinde geliştirilen ilişkiler arasındaki bağlantı göz ardı edilemez.[3]
“Freud’a göre toplumun başlıca etkinlikleri esas itibariyle cinselliğe yöneliktir. Toplumsal yasakların ilki ensest yasağıdır. Freud,yasakçı ve bütün kadınlara sahip “baba” ile oğullar arasındaki mitik mücadelenin “baba”nın öldürülmesi ile son bulduğunu, ancak babanın ölümünden sonra doğan kaos ortamının “babanın yasası”nın yerleşmesine yol açtığını savlar.”[4]
Catharine MacKinnon’un deyimiyle ise “Toplumsal cinsiyet, erkekler ile kadınlar arasındaki eşitsizliğin cinselleştirilmesinin katılaşmış halidir.” Ona göre; toplumsal cinsiyet sahibi olmak, Heteroseksüel[5] bir tabilik ilişkisine çoktan girmiş olmak demektir. Erkek olan erkeklerin ve kadın olan kadınların Heteroseksüel olmaları gerektiği savunulur, böylece toplumsal cinsiyetin düzenlenmesi istenir ve bu durum olumlanır. Oysa Heteroseksüel normatifliğin, toplumsal cinsiyete düzen getirmemesi, kural koymaması gerekir… [6]
“Erich Fromm ; Oidipus’un evrensel olmadığını ve ataerkil ( erkek egemen ) olmayan toplumlarda Oidipus karmaşasının bulunmadığını savlar. Sullivan’a göre ise Oidipus karmaşası çocuğa aynı cinsten ebeveynin yaklaşımından kaynaklanır. Baba erkek çocuğa ,anne de kız çocuğa,onu toplumsal erkek ve kadın rolüne hazırlama kaygısıyla yaklaşırken davranışlarını kontrol altına almaya çalışırlar. Sonuçta çocuk karşı cinse yönelir,eğilir.”[7]
Gerçeklik Heteroseksüel olmakla bağdaşlaştırılmış, dini yapıdan, üst yapı kurumlarına kadar toplumun düzenini sağlayan bütün birimler normal insanlığın tanımını Heteroseksüel olmakla bağdaşlaştırmıştır. Oysa ki sadece cinsel tercihe bağlı bir toplumsal bir düzen kurmak, normalin dışında kalanları toplum dışına itmekle eş değer olmakta ve bu da başta insan hakları olmak üzere toplumsal düzeni hiçe saymak anlamına gelmektedir.
“2. dalga feminizm hareketinin başlamasında ve teorisinde çok önemli bir etkisi olan Simone de Beavoir, “kadınların kurtuluşu karınlarından başlayacak” diye yazmıştı, İkinci Cins isimli üç ciltlik kitabında. Kitap, yıllardır süren kadın mücadelesinin en önemli öğesine, aile ve toplumsal cinsiyete yönelikti. Simone de Beavoir, özellikle bir tespitiyle 2. dalga feministlerin hem ideolojik hem pratik olarak yollarını çizdi. “Kadın olunmaz, kadın doğulur” bu tespitin özeti oldu. İkinci Cins’in üç cildi de dişi cins olarak doğmuş bir insanın, yıllar içinde nasıl eğitilip “kadın” olduğuna ilişkindi. Bütün kitap, cinsiyet rollerinin doğal değil, öğretilmiş olduğunu kanıtlayan bilgi ve deneyimler içeriyordu. Bu teori bir kavramın ortaya çıkmasına yol açtı. Doğal olan ve doğumla beraber belirlenen cinsiyet (sex) ve doğduktan sonra aile ve toplumun etkisiyle şekillenen toplumsal cinsiyet (gender).”[8]
[1] Saffet Murat Tura, Freud’dan Lacan’a Psikanaliz, Kanat Yayınları, İstanbul,2004, sy: 20
[2] Saffet Murat Tura, a.g.e, sy: 83
[3] Saffet Murat Tura, a.g.e , sy: 25 - 29
[4] Saffet Murat Tura, a.g.e sy: 19
[5] Heteroseksüel; duygusal ve / veya cinsel yönelimi karşı cinse dönük olan anlamında kullanılan cinsel bir terim.
[6] Judith Butler, Cinsiyet Belası – Feminizim ve Kimliğin Altüst Edilmesi, Çev. Başak Ertür, İstanbul, Metis Yayınları s.17
[7] Saffet Murat Tura, a.g.e sy: 82
[8] Pusper Neves “ 3 Dalga ile Feminizm Tarihi”, Kara Kızıl Notlar Dergisi, Temmuz – Ağustos – Eylül 2006, sy: 28
CİNSİYET VE TOPLUMSAL CİNSİYET AYRIMI
Cinsiyet ve toplumsal cinsiyet kavramları arasındaki ilişkiyi daha iyi anlayabilmek için İngilizce’de varolan bu ayrımına bakmamız gerekmektedir.İngilizce’de bulunan gender, kadının ve erkeğin sosyal olarak belirlenen rollerini ve sorumluluklarını ifade eder. Sex, cinsiyet kelimesi ile karşılanırken, gender için ise kısaca “toplumsal cinsiyet” tabiri kullanılmaktadır. Toplumsal cinsiyet biyolojik farklılıklardan dolayı değil, kadın ve erkek olarak toplumun bizi nasıl gördüğü, nasıl algıladığı, nasıl düşündüğü ve nasıl davranmamızı beklediği ile ilgili bir kavramdır. Burada önemli olan, cinsiyetin doğuştan gelen biyolojik özellikler ile belirlenmesi, toplumsal cinsiyetin ise kişinin içinde yaşadığı çevrenin bir ürünü olmasıdır. Fakat, çoğu kez bu ayrımın farkına varılmamaktadır. Biyolojik cinsiyetin aksine, toplumsal cinsiyet farklılığı, sosyalleşme süreci içerisinde oluşmaktadır, bu nedenle de toplumdan topluma, kültürden kültüre değişebilir ve değiştirilebilir.
“Pek çok toplumda kadın ve erkek farklı bireyler olarak görülmekte ve her birinin kendine ait rolleri, olanakları ve sorumluluklarının varlığı kabul edilmektedir. Toplumsal cinsiyet hem kadınların, hem de erkeklerin yaşamını şekillendirir ve sonuçta bu çeşitlilik sadece "farklı olmaktan" öte, kaynaklara ulaşma ve elde etmede cinsiyetler arasında eşitsizlikleri de belirleyen bir anlam taşır. Bir dilde terimi karşılayan bir sözcük olmamasının bile, “toplumsal cinsiyet”in “biyolojik” temelli cinsiyetten ayrı bir kavram olarak algılanmadığına işaret ettiği söylenebilir…[1]”
Judith Butler’ın da değindiği gibi; cinsiyet ile toplumsal cinsiyet arasındaki ayrım başlarda “biyolojik kaderdir” ifadesine itiraz getirmek için kullanılmıştı, aynı zamanda da cinsiyet biyolojik anlamda ne kadar geri çevrilemez görünürse görünsün toplumsal cinsiyetin kültürel olarak inşa edildiği, dolayısıyla ne cinsiyetin nedensel sonucu ne de onu kadar sabit bir şey olduğu düşünülmektedir. [2]
Toplumsal cinsiyet, biyolojik cinsiyetten farklı olarak, kültür tarafından kişiliklere yüklenen düşünce ve davranışları içerir. Fakat, çoğu zaman, kişiler sadece biyolojik cinsiyetin farkındadırlar; kadınlara veya erkeklere has kabul edilen özellikleri biyolojik cinsiyetin bir parçası olarak yorumlarlar.
“Penelope Eckert ve Sally McConnel-Ginet’in toplumsal cinsiyetin oluşumu ile ilgili söyledikleri özetle şöyledir: Çok küçük yaşlarımızdan itibaren toplumsal cinsiyetimizi oluşturan öğeler ile çevreleniyoruz ve bu öğeler, yemek tercihlerimizden konuşmamıza, arabayı kullanma tarzımıza kadar her yerde karşımıza çıkıyor. Toplumsal cinsiyet, tavırlarımızda, inançlarımızda, isteklerimizde, kurumlarımızda, her yerde mevcuttur…”[3]
Aksu Bora’ya göre ikili bir toplumsal cinsiyeti varsaymak,toplumsal cinsiyet ile cinsiyet arasında benzer bir ilişki, bir yanılsama ilişkisi olduğunu kabul etmek, toplumsal cinsiyetin cinsiyeti aynaladığı yada cinsiyet tarafından başka şekillerde kısıtlandığı inancını korumaktadır. Oysa toplumsal cinsiyetin inşa edilmişliğini cinsiyette tümüyle bağımsız bir şey olarak kurumsallaştırdığınızda toplumsal cinsiyetin kendisi soyut bir yapıntı haline gelir. Halbuki toplumsal cinsiyet kavramı ne sadece bir isim, ne de soyut nitelikler kümesi değildir.[4] Toplumsal cinsiyet ifadelerinin ardında bir toplumsal cinsiyet kimliği yatmaz; çünkü toplumsal cinsiyet bir kimlik değil bir kültür ürünüdür. Böylesine bir kültür ürünü sadece toplumsal dışavurumlar tarafından oluşturulur, dolayısıyla toplumsal cinsiyet kavramı kültürle bağlantılı olarak ülkeden ülkeye, dinden dine değişmektedir.
Bu iki kavrama farklı bir açıdan bakarsak karşımıza farklı sonuçlarda çıkmaktadır:
“…cinsiyetin değiştirilemezliğine itiraz edilirse belki de “cinsiyet” denen bu inşanın da toplumsal cinsiyet denli kültürel bir inşa olduğunu; hatta “cinsiyet”in aslında zaten başından beri toplumsal cinsiyet olduğu, yani cinsiyet ile toplumsal cinsiyet arasındaki ayrımın aslında ayrım falan olmadığı ortaya çıkar. Cinsiyetin kendisi toplumsal cinsiyetli bir kategoriyse eğer, toplumsal cinsiyetin kültürel yorumu olarak tanımlamak anlamsız olur. Toplumsal cinsiyet aynı zamanda, cinsiyetleri tesis eden üretim mekanizmasının ta kendisini belirtmelidir…”[5]
“Toplumsal cinsiyette kullanılan dişil ve eril terimleri aslında gerçekliği ifade etmemektedirler. Her şeyden önce eril bir cins değildir. Çünkü toplumda eril diye nitelenen eril olanı değil genel olanı ifade etmektedir. Dişil ise asla bir özne işareti değildir; asla bir toplumsal cinsiyet “ niteliği” olamaz. Daha ziyade eksiğin imlenmesidir dişil, imleyen ise simgeseldir, yani fiilen cinsel farklılığı yaratan bir dizi farklılaştırıcı dilsel kurallardır. Eril dinsel konum, simgesel yasanın, yani baba’nın yasasının kurucu yasaklarının gerektirdiği bireyselleşme ve Heteroseksüelleşmeye maruz kalır. Anneyi oğluna yasaklayarak aralarındaki akrabalık ilişkisini tesis eden ensest tabusu “Baba’nın adına” yürürlüğe konan bir yasadır. Benzer şekilde, kız çocuğunun annesine de babasına da duyduğu arzuyu reddeden yasa, kızın annelik simgesini üstlenmesini ve akrabalık kurallarını sürdürmesini gerektirir. Hem eril hem de dişil konumlar yasaklayıcı yasalar tarafından böylece tesis edilir. Bu yasalar kültürel olarak idrak edilebilen toplumsal cinsiyetleri üretirler, ama bunu sadece, imgesel alanda yeniden ortaya çıkan bilinçdışı bir cinselliği üreterek gerçekleştirirler.”[6]
[1] Sibel Kocaer “Argo ve Toplumsal Cinsiyet” Milli Folklor , 2006, yıl: 18 sayı: 71 sy. 97
[2] Butler, 2008, sy: 13 – 21
[3] Sibel Kocaer , a.g.e sy. 98
[4] Aksu Bora’nın Toplumsal Cinsiyet ve Medya Atölyesi kapsamında 30.06.2008 tarihinde gerçekleşen “Kadınların Toplumsal Tarihine Bakış” seminerinin notlarından alınmıştır.
[5] Judith Butler, a.g.e s.52
[6] Judith Butler, a.g.e. s.81
“Pek çok toplumda kadın ve erkek farklı bireyler olarak görülmekte ve her birinin kendine ait rolleri, olanakları ve sorumluluklarının varlığı kabul edilmektedir. Toplumsal cinsiyet hem kadınların, hem de erkeklerin yaşamını şekillendirir ve sonuçta bu çeşitlilik sadece "farklı olmaktan" öte, kaynaklara ulaşma ve elde etmede cinsiyetler arasında eşitsizlikleri de belirleyen bir anlam taşır. Bir dilde terimi karşılayan bir sözcük olmamasının bile, “toplumsal cinsiyet”in “biyolojik” temelli cinsiyetten ayrı bir kavram olarak algılanmadığına işaret ettiği söylenebilir…[1]”
Judith Butler’ın da değindiği gibi; cinsiyet ile toplumsal cinsiyet arasındaki ayrım başlarda “biyolojik kaderdir” ifadesine itiraz getirmek için kullanılmıştı, aynı zamanda da cinsiyet biyolojik anlamda ne kadar geri çevrilemez görünürse görünsün toplumsal cinsiyetin kültürel olarak inşa edildiği, dolayısıyla ne cinsiyetin nedensel sonucu ne de onu kadar sabit bir şey olduğu düşünülmektedir. [2]
Toplumsal cinsiyet, biyolojik cinsiyetten farklı olarak, kültür tarafından kişiliklere yüklenen düşünce ve davranışları içerir. Fakat, çoğu zaman, kişiler sadece biyolojik cinsiyetin farkındadırlar; kadınlara veya erkeklere has kabul edilen özellikleri biyolojik cinsiyetin bir parçası olarak yorumlarlar.
“Penelope Eckert ve Sally McConnel-Ginet’in toplumsal cinsiyetin oluşumu ile ilgili söyledikleri özetle şöyledir: Çok küçük yaşlarımızdan itibaren toplumsal cinsiyetimizi oluşturan öğeler ile çevreleniyoruz ve bu öğeler, yemek tercihlerimizden konuşmamıza, arabayı kullanma tarzımıza kadar her yerde karşımıza çıkıyor. Toplumsal cinsiyet, tavırlarımızda, inançlarımızda, isteklerimizde, kurumlarımızda, her yerde mevcuttur…”[3]
Aksu Bora’ya göre ikili bir toplumsal cinsiyeti varsaymak,toplumsal cinsiyet ile cinsiyet arasında benzer bir ilişki, bir yanılsama ilişkisi olduğunu kabul etmek, toplumsal cinsiyetin cinsiyeti aynaladığı yada cinsiyet tarafından başka şekillerde kısıtlandığı inancını korumaktadır. Oysa toplumsal cinsiyetin inşa edilmişliğini cinsiyette tümüyle bağımsız bir şey olarak kurumsallaştırdığınızda toplumsal cinsiyetin kendisi soyut bir yapıntı haline gelir. Halbuki toplumsal cinsiyet kavramı ne sadece bir isim, ne de soyut nitelikler kümesi değildir.[4] Toplumsal cinsiyet ifadelerinin ardında bir toplumsal cinsiyet kimliği yatmaz; çünkü toplumsal cinsiyet bir kimlik değil bir kültür ürünüdür. Böylesine bir kültür ürünü sadece toplumsal dışavurumlar tarafından oluşturulur, dolayısıyla toplumsal cinsiyet kavramı kültürle bağlantılı olarak ülkeden ülkeye, dinden dine değişmektedir.
Bu iki kavrama farklı bir açıdan bakarsak karşımıza farklı sonuçlarda çıkmaktadır:
“…cinsiyetin değiştirilemezliğine itiraz edilirse belki de “cinsiyet” denen bu inşanın da toplumsal cinsiyet denli kültürel bir inşa olduğunu; hatta “cinsiyet”in aslında zaten başından beri toplumsal cinsiyet olduğu, yani cinsiyet ile toplumsal cinsiyet arasındaki ayrımın aslında ayrım falan olmadığı ortaya çıkar. Cinsiyetin kendisi toplumsal cinsiyetli bir kategoriyse eğer, toplumsal cinsiyetin kültürel yorumu olarak tanımlamak anlamsız olur. Toplumsal cinsiyet aynı zamanda, cinsiyetleri tesis eden üretim mekanizmasının ta kendisini belirtmelidir…”[5]
“Toplumsal cinsiyette kullanılan dişil ve eril terimleri aslında gerçekliği ifade etmemektedirler. Her şeyden önce eril bir cins değildir. Çünkü toplumda eril diye nitelenen eril olanı değil genel olanı ifade etmektedir. Dişil ise asla bir özne işareti değildir; asla bir toplumsal cinsiyet “ niteliği” olamaz. Daha ziyade eksiğin imlenmesidir dişil, imleyen ise simgeseldir, yani fiilen cinsel farklılığı yaratan bir dizi farklılaştırıcı dilsel kurallardır. Eril dinsel konum, simgesel yasanın, yani baba’nın yasasının kurucu yasaklarının gerektirdiği bireyselleşme ve Heteroseksüelleşmeye maruz kalır. Anneyi oğluna yasaklayarak aralarındaki akrabalık ilişkisini tesis eden ensest tabusu “Baba’nın adına” yürürlüğe konan bir yasadır. Benzer şekilde, kız çocuğunun annesine de babasına da duyduğu arzuyu reddeden yasa, kızın annelik simgesini üstlenmesini ve akrabalık kurallarını sürdürmesini gerektirir. Hem eril hem de dişil konumlar yasaklayıcı yasalar tarafından böylece tesis edilir. Bu yasalar kültürel olarak idrak edilebilen toplumsal cinsiyetleri üretirler, ama bunu sadece, imgesel alanda yeniden ortaya çıkan bilinçdışı bir cinselliği üreterek gerçekleştirirler.”[6]
[1] Sibel Kocaer “Argo ve Toplumsal Cinsiyet” Milli Folklor , 2006, yıl: 18 sayı: 71 sy. 97
[2] Butler, 2008, sy: 13 – 21
[3] Sibel Kocaer , a.g.e sy. 98
[4] Aksu Bora’nın Toplumsal Cinsiyet ve Medya Atölyesi kapsamında 30.06.2008 tarihinde gerçekleşen “Kadınların Toplumsal Tarihine Bakış” seminerinin notlarından alınmıştır.
[5] Judith Butler, a.g.e s.52
[6] Judith Butler, a.g.e. s.81
TOPLUMSAL CİNSİYET KAVRAMI İÇİNDE KADINLIK
Bütün bu araştırmalar, kadın ve erkeğin toplumsal cinsiyetinin toplum içerisinde nasıl şekillendiğine ve nasıl algılandığına işaret etmektedir. Bunlardan elde edilen sonuçlar doğrultusunda denebilir ki, biyolojik olarak kadından daha güçlü olan erkek, toplumsal cinsiyetinde de bu özelliğini korumaya devam etmekte, daha doğrusu toplum tarafından bu gücün onda kalması sağlanmaktadır. Ataerkil toplumların yapısı incelendiğinde, güç ve otoriteyi temsil etme rolünü erkeğin üstlendiği, “erkek”in “güç” ile özdeşleştirildiği görülmektedir.[1]
Toplumsal cinsiyet rol kalıplarıyla ilgili olarak, "kadın olmaya" kültürel yönden daha az değer verilmesi söz konusudur.Bundan dolayı hayata kadın ve erkek olarak gelmenin biyolojik bir kader olması artık o kadar da önemli değildir.Toplumsal cinsiyetin kültüre göre değişebilir olduğunu söylemiştik bu açıdan ergenlik döneminden sonra kadın ya da erkek olmak – aslında kadın olmak – biyolojik değil kültürel bir sorun haline gelmiştir. Hannah Rachel Bell’e göre ataerkil düzende cinsiyeti nedeni ile toplumun "kadın cinsiyetine" biçtiği rol ve beklentiler daha ağır ve daha yasacıdır.[2] Toplumsal cinsiyet ayrımı doğumdan itibaren başlamaktadır. Bebeklerin cinsiyetine göre renk belirlenmesi ve bu kalıpların dışına çıkılamaması gibi çok basit görünen bir ataerki kalıp bile toplumun cinsiyete verdiği önemi dile getirmek için yeterince basit bir örnektir.
Toplumsal cinsiyet açısından çok kaba bir tanım yapan Yıldız Ecevit’e göre:
“I.Üretim ile ilgili rollerde erkek parasal karşılığı olan piyasa içi rollerde görev alırken kadın parasal karşılığı olmayan ev hane içi üretimde rol oynamaktadır. II. Yeniden üretimle ilgili rollerde kadın çocuk doğurma ve yetiştirme gibi biyolojik temeli olan yeniden üretimin yanında hanenin günlük işleri ve hane üyelerini ertesi günün üretim sürecine hazırlamak ve bununla beraber çocukları toplumsal roller için hazırlamak gibi günlük ve ideolojik yeniden üretimle ilgili rolleri bulunmaktadır. Hane içi yeniden üretim rollerini bir uzantısı olarak, kadınların karşılık almaksızın ve serbest zamanlarında yaptıkları düşünülen kısıtlı ve toplu tüketime açık kaynakların kullanımına yönelik roller olarak değerlendirilirken bu alanla erkeklere verilen roller daha politik olmaktadır”[3]
En eski toplumlardan günümüze kadar ergenlik dönemine giren kız ve erkek, toplumsal cinsiyet rollerini öğrenmeye başlarlar. Ergenlik dönemi, toplumun kabul ettiği kadın ve erkek rollerine hazırlanma sürecidir.
“Ergenlik çağına gelindiğinde hayat kızlar için de erkekler için de büyük ölçüde değişir. Kızların bedensel yapısı, olgunlaşmanın belirli bir döneminde adet görmeye başlamayı gerektirir. Kızın biyolojik saati, bedene ayda bir kez yumurta yumurtlamasını söylediğinde kız adet görmeye başlar ve bunu izleyen kırk yıl boyunca bu devam edecektir. Yumurtalar kız çocuğun bedeninde daha o doğmadan vardı. Kadın daha ana rahmindeyken yumurtalar annesinin tınısını- yeteneklerinin esinlerini- kendisine katmış, tıpkı bütün beden hücrelerinin çevrelerindeki hücreler ve beden fonksiyonlarıyla uyum sağlaması gibi, annenin mirası ve anılarıyla uyum sağlamıştır. Adet gören kızın grup içindeki konumu ve işlevi değişir. İlk kanaması kadınlar arasında kutlanan kız, oğlanlar ve adamlar için bir tabu haline gelir. Bundan böyle kadınlığa hazırlanacaktır. Kadınlar genç kadına Kadın işinin inceliklerini öğretirler. Bu yiyecek toplama, ayırma, hazırlama, yerleşim yeri çevresinin temizliği de içinde olmak üzere ortamı koruma, su bulup taşıma, genel sağlık, yemek pişirmek için ateş yakma, yakacak toplama, barınak hazırlama, hava tahmini, çocuk bakma gibi, grup ve birey olarak hayatta kalma açısından gerekli olan işlevi içerir.”[4]
“Oğlanlar için erkek süreci geçerlidir. Olgunlaşmakta olan bir oğlanın yaşadığı gelişmeler, bedeninin erkeksileşmesi, buna tüylenmenin eşlik etmesi, kas yapısının güçlenmesi, cinsel düşlerin görülmesi ve boşalmalar olmasıdır. Oğlanların, çocukluktan erkekliğe geçişi daha farklıdır. Kız çocuğu ergenlik döneminde annelerinin dünyasından çıkmak zorunda değildir, oysa oğlanın çıkıp kendi erkekliğini, erkeklik potansiyelini sonuna kadar yaşaması gerekmektedir. Genç erkeğin dünyasını kendi biyolojik gerçekliği, yani yoğun cinsel dürtülerinin ortaya çıkışı, tüm bedeninin, beyninin ve ruhunun erkeksileşmesi yönetir. Artık o, anneler dünyasını korumayı, savunmayı ve kadın işi süresince kabilenin devamlılığının sağlanmasını mümkün kılmayı öğrenmelidir.”[5]
Ergenlik dönemini tamamlayıp karakterini oturtan ve toplumsal kadın erkek rollerini öğrenen birey artık ailesinden bağımsız bir aile olmak zorundadır. Ülkeden ülkeye, dinden dine, kültürden kültüre değişmekle birlikte belli bir yaşa gelen erkek ve kadın bireyler evlenip kendi yuvalarının sahipleri olmak durumundadırlar. Kadınlar, toplumda birinin kızı veya karısı olarak değer görmektedir.
“Akrabalık ilişkilerini bir yandan pekiştirip,bir yandan da farklılaştıran değiş tokuş nesnesi “kadınlardır”, bir babasoylu klandan öbürüne evlilik kurumu yoluyla hediye olarak takdim edilirler. Gelin “bir im ve değer” teşkil ederek yalnızca ticareti mümkün kılmak gibi işlevsel bir amaca hizmet etmekle kalmayıp aynı zamanda bu eylemle farklılaştırılan her klanın iç bağlarını ve kolektif kimliğini pekiştirmek gibi simgesel bir amaca da yarayan bir değiş tokuş kanalı açar…”[6]
“Erkeğin kadına pek çok bakış açıcı vardır.Onun eşine ,kızına ve annesine bakışı farklıdır. Kız küçükken ona yeterli iktidar verilmez, aile içinde ona çok fazla itibar edilmez. Erkek büyüdükten sonra evlilik yapar ve büyük sorumluk yüklenir.Anneler, çocuklarını yetiştirirken önceliği daima erkek çocuklarına verir.”[7]
Çünkü soy devamlılığını erkek sağlıyor. Kadınların evlenip başkasının evine gidecek olması ona gereken önemin verilmemesine neden olmaktadır. “Kadınlar yetişirken, sessiz olması, evde oturması ve erkeklerin sözünü dinlemesi öğretiliyor. Yani kadın iyi bir ev kadını, iyi bir eş olarak yetiştiriliyor. Erkekler ise, her zaman ailenin ve gidişatın temeli olarak kabul ediliyor ve ergenlik sürecinden itibaren bu bilinçle yetiştiriliyorlar.” [8]
“ İkinci türdeki bir eleştiri, toplumsal cinsiyet kavramının kadınlar ile
erkekler arasındaki, gücün (iktidarın) ve tahakkümün aleyhine işleyen farklılıklarda odaklanmasıyla bağıntılıdır. Bazı yazarlar, güç (iktidar) sorununu hem analitik hem de siyasal bakımdan ön planda tutma çabasında başlıca düzenleyici kavram olarak ataerkillik terimini kullanmayı tercih ederler. Ataerkilliğin çıkardığı bir sürü problem vardır; ancak esas önemli problem, biyolojik bir kategoriyi toplumsal bir kategori gibi değerlendirerek cinsiyet ile toplumsal cinsiyetin aynı kefeye konulmasıdır. Bu çerçeveye göre, kadınlara ve erkeklere, ataerkilliğin açıklanmasına yardımcı olan önceden oluşturulmuş gruplar gözüyle bakılmaktadır; ayrıca ataerkilliğin açıklanmasında genellikle döllemenin biyolojisi kullanılmaktadır”[9]
Kadınlar, erkekler tarafından yönetilmeye alıştırılıyor, ataerkil düzendeki düşünce kadının en iyi yaptığı işin anne ve eş olduğuna dair yanlış düşüncedir. Kadınlar aile içinde aldıkları eğitimle annelerinden gördüklerini yapıyorlar ve çocuklarını da o kültür ile yetiştiriyorlar. Yani kadının kurtulmaya çalıştığı ataerkil düzeni devam ettiren yine kadının ta kendisi oluyor. Ataerkil düzende kadınla erkeğin eşit olmadığına,erkeğin kadından üstün olduğuna inanılır.
Kadın hakları 60'lı yıllardan sonra sıkça duymaya başladığımız bir kavramdır. Bu kavramın içeriğinin doldurulmasında ise feminist hareket etkili olmuştur. Feminist hareket çerçevesinde kadın sorununu sadece kadın-erkek eşitsizliği açısından ele almamak gerekir. Feminizm, kadınların sosyal hayattaki varlıklarını garanti altına almak açısından önemli bir hareketler bütünü olarak değerlendirilmelidir.
“…ilk feminist olarak bilinen Mary Wolstonecraft, ilk kez 18. yüzyılda kadın-erkek eşitliği üzerine yazmaya başladı. Fransız İhtilalinden etkilenen ve ilham alan Wolstonecraft, 1792’de yazdığı Kadın Hakları Savunucusu ( Vindication of the Rights of Women) ile hem Rouseau’nun doktrinine karşı tezler üretti hem de çok devrimci taleplerde bulundu. Kitapta yazar kızlarla erkeklerin eşit eğitim görme olanaklarını engelleyen Fransız Devrimcileri başta olmak üzere tüm burjuvalara karşı yazmıştı. Ona göre kadınların süs bebekliğine ve ev işine mahkum edilmesi, Rouseseau’nun dediği gibi kadın doğasının gereği değildi. Wolstonecraft’ın o yıllarda bahsettiği fikirlerin yeniden gündeme gelmesi, bir buçuk yüzyıl sonra gerçekleşti. Wolstonecraft hala tüm feministlerin benimsediği şu sözleri de telaffuz etti: “Artık kadınların yaşam şekillerinde bir devrim gerçekleştirilmesinin zamanı geldi. Kadınlara yitirdikleri onurlarını yeniden vermek ve insan soyunun bir parçası olarak dünyanın dönüştürülmesine katkıda bulunmalarını sağlamak için geç bile kalındı. Kadın ve erkek arasında, cinsel arzulama dışında hiçbir fark kalmayıncaya kadar mücadele!..”[10]
Kadının değişmesi bu bağlamda erkeğin değişmesine bağlıdır. Bu durum ise bir kısır döngü, bir çelişki yaratmaktadır. Mahzar Nizar; “erkekleri yetiştiren anneleri değiştirmeden erkeklerin değişmeyeceği gibi, erkeklerinin izni olmadan anneleri değiştirmek de mümkün olmayacaktır.” [11] demektedir. “Günümüz gençliğini doğuran ve büyüten kadınlar, ayrılmış evlilik rolü ilişkisi içerisinde yaşadıklarından, bu ilişkiden aldıkları doyumdan dolayı gerek geleneksel aile yapısının gerek kendinin yani ayrılmış evlilik rolü ilişkilerinin, kadın tarafından yeniden üretilmesine yol açmış, kadın, bu aile yapısını ve ilişkilerini hem kendi memnuniyetiyle sürdüre gelmiş, hem de kendi rol kalıplarını çocuklarına memnuniyetle aktarmıştır. Bu aktarım gelişen sosyal süreçlerin aşındırıcı etkisiyle her kuşakta biraz daha etkisini kadın üzerinde azaltırken erkek üzerinde kalıcı olmuştur. nitekim, erkek egemen toplum örgütlenmesi evrensel düzeyde halen geçerlidir.” [12]
Erkekler hem kadının modern olmasını, eğitimli olmasını istemekte; hem de kendi dünyalarına girmeye çalışan kadını ketlemektedir. Ataerkil toplumlarda toplumsal değişimin olabilmesi için; erkeğin kadına ve kadının kendi kişiliğine olan bakışının değişmesi gerekmektedir. Ataerkil toplum yapısını anlamak ve değişimin gerekliliğini vurgulamak için öncelikle anaerkil düzenden ataerkil düzene geçişin hangi şartlar altında gerçekleştiğini bilmemiz gerekmektedir.
[1] Butler, 2008, sy: 8 – 13
[2] Hannah Rachel Bell, 2003, sy: 21-22
[3] Yıldız Ecevit, “Toplumsal Cinsiyetle Yoksulluk İlişkisi Nasıl Kurulabilir? Bu İlişki Nasıl Çalışılabilir?”, Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi 25 ( 4 ), 2009 Özel Eki sy:83
[4] Hannah Rachel Bell, Erkek İşi // Kadın İşi – Dünyanın En Eski Kültüründe Cinsiyetin Tinsel Rolü, 2003, Epsilon, Çev. Meltem Erkmen, Sy.50 – 51
[5] Hannah Rachel Bell a.g.e., Sy.52 -53
[6] Judith Butler, a.g.e. s.96
[7] Ayşe Böhürler & Aslıhan Eker, Müslüman Ülkelerde Kadın – Duvarların Arkasında, 2008, Timaş Yayınları, sy.60
[8] Böhürler & Eker, 2008, sy: 60 - 65
[9] Marshall Gordon’dan aktaran; Özge Kaçar, 2007, sy: 10
[10] Pusper Neves a.g.e sy: 11
[11] Ayşe Böhürler & Aslıhan Eker, a.g.e. sy.58
[12] Nilgün Çelebi, “Kadınlarımızın Cinsiyet Rolü Tutumları”, Konya: Sebat Ofset 1990 sy: 19 – 23
Toplumsal cinsiyet rol kalıplarıyla ilgili olarak, "kadın olmaya" kültürel yönden daha az değer verilmesi söz konusudur.Bundan dolayı hayata kadın ve erkek olarak gelmenin biyolojik bir kader olması artık o kadar da önemli değildir.Toplumsal cinsiyetin kültüre göre değişebilir olduğunu söylemiştik bu açıdan ergenlik döneminden sonra kadın ya da erkek olmak – aslında kadın olmak – biyolojik değil kültürel bir sorun haline gelmiştir. Hannah Rachel Bell’e göre ataerkil düzende cinsiyeti nedeni ile toplumun "kadın cinsiyetine" biçtiği rol ve beklentiler daha ağır ve daha yasacıdır.[2] Toplumsal cinsiyet ayrımı doğumdan itibaren başlamaktadır. Bebeklerin cinsiyetine göre renk belirlenmesi ve bu kalıpların dışına çıkılamaması gibi çok basit görünen bir ataerki kalıp bile toplumun cinsiyete verdiği önemi dile getirmek için yeterince basit bir örnektir.
Toplumsal cinsiyet açısından çok kaba bir tanım yapan Yıldız Ecevit’e göre:
“I.Üretim ile ilgili rollerde erkek parasal karşılığı olan piyasa içi rollerde görev alırken kadın parasal karşılığı olmayan ev hane içi üretimde rol oynamaktadır. II. Yeniden üretimle ilgili rollerde kadın çocuk doğurma ve yetiştirme gibi biyolojik temeli olan yeniden üretimin yanında hanenin günlük işleri ve hane üyelerini ertesi günün üretim sürecine hazırlamak ve bununla beraber çocukları toplumsal roller için hazırlamak gibi günlük ve ideolojik yeniden üretimle ilgili rolleri bulunmaktadır. Hane içi yeniden üretim rollerini bir uzantısı olarak, kadınların karşılık almaksızın ve serbest zamanlarında yaptıkları düşünülen kısıtlı ve toplu tüketime açık kaynakların kullanımına yönelik roller olarak değerlendirilirken bu alanla erkeklere verilen roller daha politik olmaktadır”[3]
En eski toplumlardan günümüze kadar ergenlik dönemine giren kız ve erkek, toplumsal cinsiyet rollerini öğrenmeye başlarlar. Ergenlik dönemi, toplumun kabul ettiği kadın ve erkek rollerine hazırlanma sürecidir.
“Ergenlik çağına gelindiğinde hayat kızlar için de erkekler için de büyük ölçüde değişir. Kızların bedensel yapısı, olgunlaşmanın belirli bir döneminde adet görmeye başlamayı gerektirir. Kızın biyolojik saati, bedene ayda bir kez yumurta yumurtlamasını söylediğinde kız adet görmeye başlar ve bunu izleyen kırk yıl boyunca bu devam edecektir. Yumurtalar kız çocuğun bedeninde daha o doğmadan vardı. Kadın daha ana rahmindeyken yumurtalar annesinin tınısını- yeteneklerinin esinlerini- kendisine katmış, tıpkı bütün beden hücrelerinin çevrelerindeki hücreler ve beden fonksiyonlarıyla uyum sağlaması gibi, annenin mirası ve anılarıyla uyum sağlamıştır. Adet gören kızın grup içindeki konumu ve işlevi değişir. İlk kanaması kadınlar arasında kutlanan kız, oğlanlar ve adamlar için bir tabu haline gelir. Bundan böyle kadınlığa hazırlanacaktır. Kadınlar genç kadına Kadın işinin inceliklerini öğretirler. Bu yiyecek toplama, ayırma, hazırlama, yerleşim yeri çevresinin temizliği de içinde olmak üzere ortamı koruma, su bulup taşıma, genel sağlık, yemek pişirmek için ateş yakma, yakacak toplama, barınak hazırlama, hava tahmini, çocuk bakma gibi, grup ve birey olarak hayatta kalma açısından gerekli olan işlevi içerir.”[4]
“Oğlanlar için erkek süreci geçerlidir. Olgunlaşmakta olan bir oğlanın yaşadığı gelişmeler, bedeninin erkeksileşmesi, buna tüylenmenin eşlik etmesi, kas yapısının güçlenmesi, cinsel düşlerin görülmesi ve boşalmalar olmasıdır. Oğlanların, çocukluktan erkekliğe geçişi daha farklıdır. Kız çocuğu ergenlik döneminde annelerinin dünyasından çıkmak zorunda değildir, oysa oğlanın çıkıp kendi erkekliğini, erkeklik potansiyelini sonuna kadar yaşaması gerekmektedir. Genç erkeğin dünyasını kendi biyolojik gerçekliği, yani yoğun cinsel dürtülerinin ortaya çıkışı, tüm bedeninin, beyninin ve ruhunun erkeksileşmesi yönetir. Artık o, anneler dünyasını korumayı, savunmayı ve kadın işi süresince kabilenin devamlılığının sağlanmasını mümkün kılmayı öğrenmelidir.”[5]
Ergenlik dönemini tamamlayıp karakterini oturtan ve toplumsal kadın erkek rollerini öğrenen birey artık ailesinden bağımsız bir aile olmak zorundadır. Ülkeden ülkeye, dinden dine, kültürden kültüre değişmekle birlikte belli bir yaşa gelen erkek ve kadın bireyler evlenip kendi yuvalarının sahipleri olmak durumundadırlar. Kadınlar, toplumda birinin kızı veya karısı olarak değer görmektedir.
“Akrabalık ilişkilerini bir yandan pekiştirip,bir yandan da farklılaştıran değiş tokuş nesnesi “kadınlardır”, bir babasoylu klandan öbürüne evlilik kurumu yoluyla hediye olarak takdim edilirler. Gelin “bir im ve değer” teşkil ederek yalnızca ticareti mümkün kılmak gibi işlevsel bir amaca hizmet etmekle kalmayıp aynı zamanda bu eylemle farklılaştırılan her klanın iç bağlarını ve kolektif kimliğini pekiştirmek gibi simgesel bir amaca da yarayan bir değiş tokuş kanalı açar…”[6]
“Erkeğin kadına pek çok bakış açıcı vardır.Onun eşine ,kızına ve annesine bakışı farklıdır. Kız küçükken ona yeterli iktidar verilmez, aile içinde ona çok fazla itibar edilmez. Erkek büyüdükten sonra evlilik yapar ve büyük sorumluk yüklenir.Anneler, çocuklarını yetiştirirken önceliği daima erkek çocuklarına verir.”[7]
Çünkü soy devamlılığını erkek sağlıyor. Kadınların evlenip başkasının evine gidecek olması ona gereken önemin verilmemesine neden olmaktadır. “Kadınlar yetişirken, sessiz olması, evde oturması ve erkeklerin sözünü dinlemesi öğretiliyor. Yani kadın iyi bir ev kadını, iyi bir eş olarak yetiştiriliyor. Erkekler ise, her zaman ailenin ve gidişatın temeli olarak kabul ediliyor ve ergenlik sürecinden itibaren bu bilinçle yetiştiriliyorlar.” [8]
“ İkinci türdeki bir eleştiri, toplumsal cinsiyet kavramının kadınlar ile
erkekler arasındaki, gücün (iktidarın) ve tahakkümün aleyhine işleyen farklılıklarda odaklanmasıyla bağıntılıdır. Bazı yazarlar, güç (iktidar) sorununu hem analitik hem de siyasal bakımdan ön planda tutma çabasında başlıca düzenleyici kavram olarak ataerkillik terimini kullanmayı tercih ederler. Ataerkilliğin çıkardığı bir sürü problem vardır; ancak esas önemli problem, biyolojik bir kategoriyi toplumsal bir kategori gibi değerlendirerek cinsiyet ile toplumsal cinsiyetin aynı kefeye konulmasıdır. Bu çerçeveye göre, kadınlara ve erkeklere, ataerkilliğin açıklanmasına yardımcı olan önceden oluşturulmuş gruplar gözüyle bakılmaktadır; ayrıca ataerkilliğin açıklanmasında genellikle döllemenin biyolojisi kullanılmaktadır”[9]
Kadınlar, erkekler tarafından yönetilmeye alıştırılıyor, ataerkil düzendeki düşünce kadının en iyi yaptığı işin anne ve eş olduğuna dair yanlış düşüncedir. Kadınlar aile içinde aldıkları eğitimle annelerinden gördüklerini yapıyorlar ve çocuklarını da o kültür ile yetiştiriyorlar. Yani kadının kurtulmaya çalıştığı ataerkil düzeni devam ettiren yine kadının ta kendisi oluyor. Ataerkil düzende kadınla erkeğin eşit olmadığına,erkeğin kadından üstün olduğuna inanılır.
Kadın hakları 60'lı yıllardan sonra sıkça duymaya başladığımız bir kavramdır. Bu kavramın içeriğinin doldurulmasında ise feminist hareket etkili olmuştur. Feminist hareket çerçevesinde kadın sorununu sadece kadın-erkek eşitsizliği açısından ele almamak gerekir. Feminizm, kadınların sosyal hayattaki varlıklarını garanti altına almak açısından önemli bir hareketler bütünü olarak değerlendirilmelidir.
“…ilk feminist olarak bilinen Mary Wolstonecraft, ilk kez 18. yüzyılda kadın-erkek eşitliği üzerine yazmaya başladı. Fransız İhtilalinden etkilenen ve ilham alan Wolstonecraft, 1792’de yazdığı Kadın Hakları Savunucusu ( Vindication of the Rights of Women) ile hem Rouseau’nun doktrinine karşı tezler üretti hem de çok devrimci taleplerde bulundu. Kitapta yazar kızlarla erkeklerin eşit eğitim görme olanaklarını engelleyen Fransız Devrimcileri başta olmak üzere tüm burjuvalara karşı yazmıştı. Ona göre kadınların süs bebekliğine ve ev işine mahkum edilmesi, Rouseseau’nun dediği gibi kadın doğasının gereği değildi. Wolstonecraft’ın o yıllarda bahsettiği fikirlerin yeniden gündeme gelmesi, bir buçuk yüzyıl sonra gerçekleşti. Wolstonecraft hala tüm feministlerin benimsediği şu sözleri de telaffuz etti: “Artık kadınların yaşam şekillerinde bir devrim gerçekleştirilmesinin zamanı geldi. Kadınlara yitirdikleri onurlarını yeniden vermek ve insan soyunun bir parçası olarak dünyanın dönüştürülmesine katkıda bulunmalarını sağlamak için geç bile kalındı. Kadın ve erkek arasında, cinsel arzulama dışında hiçbir fark kalmayıncaya kadar mücadele!..”[10]
Kadının değişmesi bu bağlamda erkeğin değişmesine bağlıdır. Bu durum ise bir kısır döngü, bir çelişki yaratmaktadır. Mahzar Nizar; “erkekleri yetiştiren anneleri değiştirmeden erkeklerin değişmeyeceği gibi, erkeklerinin izni olmadan anneleri değiştirmek de mümkün olmayacaktır.” [11] demektedir. “Günümüz gençliğini doğuran ve büyüten kadınlar, ayrılmış evlilik rolü ilişkisi içerisinde yaşadıklarından, bu ilişkiden aldıkları doyumdan dolayı gerek geleneksel aile yapısının gerek kendinin yani ayrılmış evlilik rolü ilişkilerinin, kadın tarafından yeniden üretilmesine yol açmış, kadın, bu aile yapısını ve ilişkilerini hem kendi memnuniyetiyle sürdüre gelmiş, hem de kendi rol kalıplarını çocuklarına memnuniyetle aktarmıştır. Bu aktarım gelişen sosyal süreçlerin aşındırıcı etkisiyle her kuşakta biraz daha etkisini kadın üzerinde azaltırken erkek üzerinde kalıcı olmuştur. nitekim, erkek egemen toplum örgütlenmesi evrensel düzeyde halen geçerlidir.” [12]
Erkekler hem kadının modern olmasını, eğitimli olmasını istemekte; hem de kendi dünyalarına girmeye çalışan kadını ketlemektedir. Ataerkil toplumlarda toplumsal değişimin olabilmesi için; erkeğin kadına ve kadının kendi kişiliğine olan bakışının değişmesi gerekmektedir. Ataerkil toplum yapısını anlamak ve değişimin gerekliliğini vurgulamak için öncelikle anaerkil düzenden ataerkil düzene geçişin hangi şartlar altında gerçekleştiğini bilmemiz gerekmektedir.
[1] Butler, 2008, sy: 8 – 13
[2] Hannah Rachel Bell, 2003, sy: 21-22
[3] Yıldız Ecevit, “Toplumsal Cinsiyetle Yoksulluk İlişkisi Nasıl Kurulabilir? Bu İlişki Nasıl Çalışılabilir?”, Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi 25 ( 4 ), 2009 Özel Eki sy:83
[4] Hannah Rachel Bell, Erkek İşi // Kadın İşi – Dünyanın En Eski Kültüründe Cinsiyetin Tinsel Rolü, 2003, Epsilon, Çev. Meltem Erkmen, Sy.50 – 51
[5] Hannah Rachel Bell a.g.e., Sy.52 -53
[6] Judith Butler, a.g.e. s.96
[7] Ayşe Böhürler & Aslıhan Eker, Müslüman Ülkelerde Kadın – Duvarların Arkasında, 2008, Timaş Yayınları, sy.60
[8] Böhürler & Eker, 2008, sy: 60 - 65
[9] Marshall Gordon’dan aktaran; Özge Kaçar, 2007, sy: 10
[10] Pusper Neves a.g.e sy: 11
[11] Ayşe Böhürler & Aslıhan Eker, a.g.e. sy.58
[12] Nilgün Çelebi, “Kadınlarımızın Cinsiyet Rolü Tutumları”, Konya: Sebat Ofset 1990 sy: 19 – 23
TARİHTE ANAERKİL VE ATAERKİL DÜZEN
Kadın sorunu derken kadınların yarattığı, kadınların neden olduğu bir sorundan değil; sorunun kökünde ataerkinin yattığı bir erkeklik sorunundan, bir kültür sorunundan bahsetmek daha doğru olur.Tarihin ilk dönemlerinde ana hukuku geçerliyken ne oldu da baba hukuku kabul edilir oldu? Tarihin ilk dönemlerinde kadın toplumun neresindeydi? Hangi olaylar kadının yenilmesine ve değersizleşmesine neden olmuştur? Bu soruların cevaplarını ataerkil düzende aramak yersiz değildir. İlk tarihi dönemden bu yana kadınlık ve erkeklik rolleri belirlenmiş, fakat tarih içinde kadına ve erkeğe biçilen roller dönüşüme uğramıştır.
İLKEL TOPLUMLARDA KADIN VE ANAERKİ
Mülkiyetin, devletin ve buna paralel olarak sınıfların olmadığı ilkel toplumlarda kadın da bir mal değildi. Aksine ilkel toplum ilişkilerinin gelişmesinde tek başına belirleyici bir güç olmamasına rağmen, saygın, sözü dinlenen, mitlere konu olan bir yerdeydi kadın.
“4.000 yıl önce; okulları, kanunları, mahkemeleri, yazılı tapu kayıtları, şiirleri, sözlükleri, atasözü kitapları ile inanılmaz bir uygarlık kuran Sümerler de ataerkil bir toplum yapısı var. Ama kadın haklarına da çok önem vermişler. Tek eşli bir aile yapısına sahipler. Köleler var. Bir ailenin en fazla altı kölesi olabiliyor. Evlilikler belge ile yapılıyor, yani kayıt altında. Ancak kadın eğer hastalanır ve görevlerini yapamaz hale gelir ise o zaman erkek, karısının rızasını almak şartı ile bir eş daha alabiliyor. Ama bu yeni gelen kadın her zaman ikinci kadın oluyor. Çocuk doğursa dahi asla birinci kadın olamıyor, çocuk doğurdum diye şımaramıyor. Eğer şımarırsa yada ilk eş onu evde istemezse onu evden atabiliyor. Kadın hakları ilk zamanlarda çok daha önemli imiş. Bunu da şuradan anlıyoruz ki; ilk zamanlarda tüm tanrılar tanrıça imiş. Samilerin gelmesi ile birlikte toplumda kadın hakları da gerilemeye başlamış. Ama yine de kadın haklarına her zaman çok önem vermişler. Mesela kadın isterse kocasını mahkemeye verip boşayabilir. Ama mahkeme ile. Kadın ticaret yapabilir, çocukları ile şirket kurabilir imiş.” [1]
“İlkel toplumda kadın eşitçil ortak yaşamda erkeklerle tam bir eşitlik içinde yerini almıştır. Bu toplumlarda avlanmak genelde erkeğin işidir, ama gerektiğinde kadın da avlanır; kadınların işi olan bitki toplamaya da gerektiğinde erkekler katılır. Günümüzde sürekli dile getirilen kadın ile erkeğin fiziksel farklılığı, o zamanlarda böylesine önemli değildi. Anatomi kadın için bir yazgı olmamıştı daha. Bu eşitliğin, ortak yaşamın doğal bir sonucu olarak ilkel cinsel yaşam da bütün kurallardan yoksundur; karmakarışık cinsel ilişkiler egemendir ilkel döneme. Böylece her kadın her erkekle,her erkek de her kadınla cinsel ilişkide bulunabilmektedir. Cinsel ilişkilerde tam bir özgürlük vardır...”[2]
Burada cinsiyete dayalı bir işbölümünden bahsedilmektedir. Fiziksel farklılığın önemli olmadığı söylense bile gerekli olmayan durumlar dışında kadının toplayıcılık, erkeğin ise avcılık yaptığı görülmektedir.İlkel insanlar, karınlarını toplayıcılık ve avcılıktan elde ettikleri bu besinlerle doyuruyordu. Avlanmak için sürekli dolaşmak gerekliydi. Erkek sürekli dışarıdaydı yani. Sürekli bir doğurma sürecinde olan kadının ise belli bir yerden ayrılması zordu. Yerleşik bir yaşam oluşturma belli bir süreçten sonra kendini dayatmıştı. Yerleşim ise bitkilerin, ağaçların meyve vermesi ve kök salmasına elverişli alanlarda oluyordu. Çobanlık ile tarım arasındaki iş bölümü, cinsiyete dayalı işbölümünden sonraki ilk büyük toplumsal işbölümüdür. Önce cinsiyete dayalı basit bir işbölümü ortaya çıkarken daha sonra üretimde çobanlık ve tarım olarak yeni bir işbölümü ortaya çıkmıştı.
“Kadının fonksiyonu ise ailenin sürekli geçimini sağlayan cinstendi. Bu aynı zamanda ilk işbölümü olan cinsiyete dayalı iş bölümünün oluşması demekti. Cinsiyete dayalı bu iş bölümünde kadının evi geçindirmedeki rolü de göz önüne alındığında, analık soy zinciri ve analık hukukunu geçerli kılıyordu. Kadınların yerleşik düzen içerisinde toplayıcılıkla uğraşıp, çanak çömlek ve sepet örücülüğü yaparak ailenin geçimini sağlaması; diğer yanda neslin devamını ve çoğalımını sağlamadaki, doğurganlığa ilişkin giz, kadına o dönemde daha saygın ve söz dinlenir bir konum sağlıyordu. Erkek ise, avcılık yapıyordu. Artık her görülen hayvan, anında eti için avlanmak yerine, kontrol altına tutularak istendiği zaman ondan faydalanma yoluna gidilecekti. İşte burada ilk toplumsal iş bölümü olan çobanlık karşımıza çıkar. Analık hukukunun temelinde de,özel mülkiyet öncesi, grup halinde evlilikte, cinsel ilişkideki özgürlük, ailede çocuğun babasının değil de anasının kim olduğunun bilinmesi yatar.”[3]
[1] http://www.antoloji.com/haber/roportaj/?goster=sayfa&sayfa=muazzez_ilmiye_cig ( online 07.01.2009 )
[2] Friedrich Engels, “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni”, çev. İsmail Yarkın , Inter yayınları, 2000,sy. 21
[3] Hatice Akdoğan, “Medyada Kadın”, Ceylan Yayınları,2004 sy: 19
“4.000 yıl önce; okulları, kanunları, mahkemeleri, yazılı tapu kayıtları, şiirleri, sözlükleri, atasözü kitapları ile inanılmaz bir uygarlık kuran Sümerler de ataerkil bir toplum yapısı var. Ama kadın haklarına da çok önem vermişler. Tek eşli bir aile yapısına sahipler. Köleler var. Bir ailenin en fazla altı kölesi olabiliyor. Evlilikler belge ile yapılıyor, yani kayıt altında. Ancak kadın eğer hastalanır ve görevlerini yapamaz hale gelir ise o zaman erkek, karısının rızasını almak şartı ile bir eş daha alabiliyor. Ama bu yeni gelen kadın her zaman ikinci kadın oluyor. Çocuk doğursa dahi asla birinci kadın olamıyor, çocuk doğurdum diye şımaramıyor. Eğer şımarırsa yada ilk eş onu evde istemezse onu evden atabiliyor. Kadın hakları ilk zamanlarda çok daha önemli imiş. Bunu da şuradan anlıyoruz ki; ilk zamanlarda tüm tanrılar tanrıça imiş. Samilerin gelmesi ile birlikte toplumda kadın hakları da gerilemeye başlamış. Ama yine de kadın haklarına her zaman çok önem vermişler. Mesela kadın isterse kocasını mahkemeye verip boşayabilir. Ama mahkeme ile. Kadın ticaret yapabilir, çocukları ile şirket kurabilir imiş.” [1]
“İlkel toplumda kadın eşitçil ortak yaşamda erkeklerle tam bir eşitlik içinde yerini almıştır. Bu toplumlarda avlanmak genelde erkeğin işidir, ama gerektiğinde kadın da avlanır; kadınların işi olan bitki toplamaya da gerektiğinde erkekler katılır. Günümüzde sürekli dile getirilen kadın ile erkeğin fiziksel farklılığı, o zamanlarda böylesine önemli değildi. Anatomi kadın için bir yazgı olmamıştı daha. Bu eşitliğin, ortak yaşamın doğal bir sonucu olarak ilkel cinsel yaşam da bütün kurallardan yoksundur; karmakarışık cinsel ilişkiler egemendir ilkel döneme. Böylece her kadın her erkekle,her erkek de her kadınla cinsel ilişkide bulunabilmektedir. Cinsel ilişkilerde tam bir özgürlük vardır...”[2]
Burada cinsiyete dayalı bir işbölümünden bahsedilmektedir. Fiziksel farklılığın önemli olmadığı söylense bile gerekli olmayan durumlar dışında kadının toplayıcılık, erkeğin ise avcılık yaptığı görülmektedir.İlkel insanlar, karınlarını toplayıcılık ve avcılıktan elde ettikleri bu besinlerle doyuruyordu. Avlanmak için sürekli dolaşmak gerekliydi. Erkek sürekli dışarıdaydı yani. Sürekli bir doğurma sürecinde olan kadının ise belli bir yerden ayrılması zordu. Yerleşik bir yaşam oluşturma belli bir süreçten sonra kendini dayatmıştı. Yerleşim ise bitkilerin, ağaçların meyve vermesi ve kök salmasına elverişli alanlarda oluyordu. Çobanlık ile tarım arasındaki iş bölümü, cinsiyete dayalı işbölümünden sonraki ilk büyük toplumsal işbölümüdür. Önce cinsiyete dayalı basit bir işbölümü ortaya çıkarken daha sonra üretimde çobanlık ve tarım olarak yeni bir işbölümü ortaya çıkmıştı.
“Kadının fonksiyonu ise ailenin sürekli geçimini sağlayan cinstendi. Bu aynı zamanda ilk işbölümü olan cinsiyete dayalı iş bölümünün oluşması demekti. Cinsiyete dayalı bu iş bölümünde kadının evi geçindirmedeki rolü de göz önüne alındığında, analık soy zinciri ve analık hukukunu geçerli kılıyordu. Kadınların yerleşik düzen içerisinde toplayıcılıkla uğraşıp, çanak çömlek ve sepet örücülüğü yaparak ailenin geçimini sağlaması; diğer yanda neslin devamını ve çoğalımını sağlamadaki, doğurganlığa ilişkin giz, kadına o dönemde daha saygın ve söz dinlenir bir konum sağlıyordu. Erkek ise, avcılık yapıyordu. Artık her görülen hayvan, anında eti için avlanmak yerine, kontrol altına tutularak istendiği zaman ondan faydalanma yoluna gidilecekti. İşte burada ilk toplumsal iş bölümü olan çobanlık karşımıza çıkar. Analık hukukunun temelinde de,özel mülkiyet öncesi, grup halinde evlilikte, cinsel ilişkideki özgürlük, ailede çocuğun babasının değil de anasının kim olduğunun bilinmesi yatar.”[3]
[1] http://www.antoloji.com/haber/roportaj/?goster=sayfa&sayfa=muazzez_ilmiye_cig ( online 07.01.2009 )
[2] Friedrich Engels, “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni”, çev. İsmail Yarkın , Inter yayınları, 2000,sy. 21
[3] Hatice Akdoğan, “Medyada Kadın”, Ceylan Yayınları,2004 sy: 19
Kaydol:
Yorumlar (Atom)